Salı, Ekim 31, 2006

Tarih' i Yargılamak

Fransa Parlamentosunun onayladığı yasa tasarısı Chirac tarafından da onaylanırsa Fransa' da "Ermeni soykırımı yapılmamıştır" diyen ve bunu tarihi belgelere dayandırarak açıklamaya çalışan bilim insanları yargı önüne çıkacak ve belki de ceza alacak. Türkiye' de gencinden yaşlısına, çok okumuşundan az okumuşuna kadar pek çok kişi temelde sahip olduğu duygu, düşünce ya da ideoloji ne olursa olsun bu karara tepki gösterdi, protesto etti, boykot faaliyetlerine katıldı... Fransa' da alınan karar ve ülkemize yansımaları böyleyken aynanın yansıyan yüzünde durum nasıl? Muazzez İlmiye ÇIĞ, bir bilim insanı. 92 yıllık yaşamını eğitime, bilime ve aydınlamaya adamış, Hitit ve özellikle de Sümer tarihi ile ilgili sayısız çalışmaları bulunan bir yaşayan tarih. İsminin önünde Prof. titri olmadığı halde ömrünü bilime vakfetmiş bir duayen. Hitit ve Sümer tabletlerini çeviren, çevrilen bu tabletlerden MEB ve Türk Tarih Kurumunca basılan 8 kitapta imzası bulunan, 74.000 tabletin arşivlenmesinde büyük emek sarf eden bilim emekçisi Muazzez İlmiye ÇIĞ bilimsel bir bulguyu aktardığı "Çok tanrılı dine inana Sümerlilerde mabetlere tanrının gelini olarak giren rahibe kadınların görevleri arasında genel kadınlık olduğu ve bu kadınların toplumsal hayatta diğer kadınlardan ayrılmaları için başlarını bir bohçayla bağladıkları, zamanla evli ve çocuklu kadınların başlarını bağlayarak (evlensin başı bağlansın sözü de buradan geliyor olabilir) bekar kadınlardan ayrıldığı ve bu geleneğin sonrasında Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet gibi tek tanrılı dinlere geçtiği..." ifadeleri nedeniyle kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlere hakaret ve halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılamayı içeren TCK' nın 125. ve 216. maddeleri kapsamında 1 Kasım 2006 günü yargı önüne çıkacak. Bunu ben söylemiyorum, tarih söylüyor dese de sevgili ÇIĞ yargı önüne çıkacak ve bu sefer yargılanan sosyal bilim olarak kabul edilen "Tarih" olacak. 1 Kasım 2006' da Akın'lanan bu sefer bir tarih olacak. Bakalım AB' den bes(i)lenen ulusal basınımız bu sefer nasıl bir halet-i ruhiye ortaya koyacak. Bakalım Kerinçsiz, Akın ve takipçileri PAPA ülkemiz sınırlarından içeri teşrif buyurduğunda "kişinin mensup olduğu dine göre kutsal sayılan değerlere hakaret" kapsamında nasıl bir kolektif tepki sergileyecek? Merakla takipçisiyiz efendim.

Perşembe, Ekim 12, 2006

RED de bir sanattır...

Bir kaç gün önce adını duyduğum, ilk sayısını evimin karşısındaki gazete bayisinden edindiğim ve bir çırpıda soluksuz okuduğum bir dergi yayın hayatına Hakan GÜLSEVEN' in deyimiyle "Vira Bismillah" la başladı. Ciddi mi ciddi konuları bir doz mizahi bir miktar edebi ve pek çok da gerçekçi bir yaklaşımla ele alan eleştirel bir dergi RED. Adından da anlaşılacağı üzre sessiz kalınanlara ses çıkartma yürekliliğini taşıyan kalemine güvenenlerin emeğinin ürünü olan bir dergi. Baba Hakkı, Perihan Mağden, Kerem Kabadayı, Serhat Özcan,Hakan Gülseven, Kadir Konuksever,Yavuz Alogan bu derginin kalemşinastları...Keyifle okunur, ciddiyetle üstünde durulur ve şiddetle tavsiye olunur.

Mahkeme Kapılarından Nobel Yollarına

Orhan PAMUK uzun yıllardır dünyaya mal olmuş bir yazar. Eserleri pek çok dile çevrilmiş, kitapları en çok okunanlar (satılan demek söz konusu "kitap" olduğunda çok serbest piyasacı geliyor) arasına girmiş bir yazar, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Dünyanın en önemli edebiyat ödüllerinden birini alması ki Milan KUNDERA, Adonis gibi büyük isimlerin arasından sıyrılarak bu ödülü alması karşısında kendisine ancak saygı duyulur. Ama daha bir yıl öncesinde mahkeme yollarında kendisine yumurta atılırken sesini çıkartmayanların bu durumu Vatan,Millet, Sakarya davasına dönüştürmesi ancak iki yüzlülüğün daniskalılığı ile açıklanabilir.
Benim için Pamuk da Kundera da birdir. Bu ödülü Pamuk değil de Kundera almış olsaydı edebiyat adına, bir okur olarak hissedeceklerim de aynı olacaktı. Bu durumu bir Türk olarak gurur nesnesi yapmayı, altında gizli hesaplar aramak kadar anlamsız buluyorum. Kendisini bir yazar olarak taktir ediyor ve bu başarının ülkemizin yazarları için güdülenme kaynağı olmasını ümit ediyorum, hepsi bu.

Bir Tasarı(m)sızlığın Ardından...

12 Kasım 2006, Fransa Parlamentosu anti demokratik bir yaklaşımla ülkesinde düşünce ve ifade özgürlüğüne büyük bir darbe indirmiştir. Bilim insanlarına dahi bu özgürlüğü tanımayan Fransız parlamenterler, siyasi çıkarları doğrultusunda toplumları töhmet altında bırakmayı kendilerine hak görmüşlerdir.
Ayrıca büyük bir stratejik hata yaparak mağdur olanın yönünü değiştirmiştir. Şu an 32. Gün' de konuşan Hrant Dink' in bir gece önce yazdıklarımı (bkz.bir alttaki yazı) ifade ediyor olması ortak bir görüşü paylaştığımızı göstermektedir. Aslında apaçık olan gerçekler bir kez daha ifade bulmaktadır.
Türkiye' nin 301. maddeyi değiştirmesini isteyenler ayaklarına kendi elleriyle pranga takıyor.Fransa her geçen gün daha da ifadesizleşiyor ve ne yazıktır ki handikap gemisine binenler gözlerini kamaştıran iktidar hırsı nedeniyle Manş Denizinin girdaplarına doğru yol aldıklarını göremiyor.

Çarşamba, Ekim 11, 2006

Öteki Olmak, Ötekini Anlamak

Ötekileştirme hem önyargıların sonucu hem de kaynağıdır. Bu bir döngüdür ve bu döngünün kırılabilmesi ancak "öteki"ni anlamaktan en azından anlayabilmekten geçer. AB'ye girme gayretleri ile birlikte hızlanan ötekileştirme süreci içinde Türk halkının uzun yıllardır maruz kaldığı önyargıların sonucu olarak benlik saygısını korumak ve varlığını sürdürebilmek için iç grubu kayırma (Avrupa duy sesimizi bu sesler Türklerin ayak sesleri), dış gruptan uzaklaşma, giderek daha da yabancılaşma (Bizim AB'ye değil, AB'nin bize ihtiyacı var) ve kendi içindeki bazı dinamikleri dış grup yanlısı olarak tanımlayıp ötekileştirmeye çalışma (Kürt işçileri linç etmeye çalışma) eğilimini çok da hayret verici bulmuyorum. Ancak tüm bu yaşananları ve muhtemellerine gebe olma durumunu bu topraklar üzerinde yaşayan herkes için çok tehlikeli buluyorum. Fransa parlamentosunun sosyalist vekilleri "mağdurun meşru gücünü" doyumsuzca kullanan diasporacıları kayırma gayreti içinde önyargılarla hareket ederken kantarın topuzunu her an kaçırabilir ve mağdurun yer değiştirmesine neden olabilirler. Aslında bu mağduriyet hali sanıldığı gibi tek kutuplu bir durum da değildir. Özellikle gerçeğin ne olduğu muallak olan durumlarda klişelerden medet umarak siyasi çıkar elde etme çabasını sosyalizmin doğasına aykırı bulmakla beraber Adorno ve arkadaşlarının (1950) ırkçı, otoriteryen, kategorik düşüncelerin ürünü olarak tarif ettiği önyargılara dayalı hareket etmeyi de kendisine sosyalist diyenlere yakıştıramıyorum. Türkiye' nin AB' ye girmesini istemeyen pek çok Avrupalı sosyalistin ulus ve din kimliği bağlamında ayrımcılık yaptığı bu nedenle de öncelikle kendi ideolojilerine ihanet ettikleri, etno-milliyetçilik kıskacında kısılıp kaldıkları kanaatindeyim. Tabi sosyal psikolojik bir perspektifle yaklaşmaya çalışırken durumu karmaşık hale getirmiş, neredeyse tüm savaşların ortak nedeni olan "ekonomik çıkar", "pastadan pay kapma" anlayışından uzaklaşmış da olabilirim. Elbette ki hiç bir fenomen içinde sadece siyahı ya da beyazı barındırmaz; konun bu şekilde ele alınması 1915' te Anadolu'da yaşananların değerlendirilmesinde çoğu zaman yapıldığı gibi indirgemecilik olur. Anadolu halkı Türk’ü, Ermeni’si, Kürt’ü, Rum’u, Süryani’si, Yahudi’si, Çerkez’i, Abaza’sı... olarak 1915 ve sonrasında çok acılar çekmiştir. Pek çok kişi habersiz bir şekilde yurdunu, evini, toprağını terk etmek zorunda bırakılmış;bu terki diyar sırasında öncesi ve sonrası ile birlikte çok canlar yitirilmiş;birlikte soğan kırıp sofra kuran insanlar birbirine düşman olmuştur. Sadece bu durum bile büyük bir trajedinin, ciddi bir toplumsal travmanın yaşandığının göstergesidir. Ancak bu durum tek bir etnisitenin değil aynı toprakları paylaşan herkesin trajedisidir. Tüm bu yaşananların tarihsel, sosyo-kültürel,ekonomik ve politik bağlamlarından koparılıp tek bir düzlemde ele alınmaya çalışılması hariçten gazel okumaya benzemektedir. Ben Ermenilerin yurtlarından ayrılmalarının yarattığı acıyı anlayabiliyorum, tıpkı babamın babasının küçük yaşta Midilli'den ayrılırken yaşadıklarını anladığım gibi. Ancak ben üçüncü kuşak olarak sadece dedelerimin, ninelerimin bana aktardıkları kadarını biliyorum, tıpkı diasporada yaşayan Ermenilerin bildikleri gibi. Diasporada yaşayan bir Ermeni bana ithaf ederek yazdığı e-postaya Türkçe "sevgili......." olarak başlayıp, kişisel olarak bir husumet beslemediğini göstermeye çalışıyorsa, ben ona Ermenice cevap vermeye çalışıyorsam iki halkın yeniden bir araya gelmesi için hala bir umut var demektir.Yeter ki önyargılarını, politik ve ekonomik çıkarlarını her şeyin üstünde tutan hariçler uzak dursun. Yeter ki kendilerini önyargıların mağduru olarak konumlandıranlar galeyana gelip kitle psikolojisi içinde kendi bünyesindekileri ötekileştirerek kendisine yabancılaşmasın.

Pazartesi, Eylül 18, 2006

Türkiye Kardeşliği

Lübnan ve Irak'taki işgallere karşı gösterdiğimiz çaba sırasında bir arkadaşım içinde bulunduğumuz, tam içinde olmakla bağlantılı olduğunu düşündüğüm, ve bu nedenle sanki bir anlamda kollektif körlük yaşadığımız bir gerçeği yüzüme vurdu. Türkiye' nin sınırları içinde uzun zamandan beri bir savaş yaşanırken bizim bu gerçek üzerine bir çaba harcamak yerine Lübnan için böylesine büyük bir hassasiyet göstermiş olduğumuzu anlayamadığını ifade ettiğinde söyleyecek bir şey bulamadım. Biz bu konuşmayı yaparken bile ülkem sınırları içinde birileri bu anlamsız savaş yüzünden hayatını kaybediyordu ve ben kendini aydın sanan pek çok kişi gibi bazı gerçekleri yadsıdığımı düşünüyordum. Ben ülkemde yaşananlara "dur" deme cesaretini bulamadığım için bir anlamda günah çıkartıyor, vicdanımı rahatlatmayı tercih ediyordum. Oysa ki vatanımda hemen her gün analar yemeyip yedirip,binbir emekle büyütüp gözlerine bakmaya kıyamadan askere gönderdikleri kuzucuklarının tabutu başında ağlıyordu.
Diyarbakır'daki olayı duyduğumda arkadaşımla yaptığımız bu konuşma geldi aklıma. Rahatlatmaya çalıştığım vicdanım tokat gibi çarptı bu sefer yüzüme. Diyarbakırda hayatını yitiren çocukların Lübnan çocuklarından ne farkı vardı...Onlar bizim çocuklarımızdı ve onların ölümünden benim gibi kendini aydın,okumuş sananlar da dolaylı olarak sorumluydu. Çünkü biz kollektif bir korkaklıkla olanları bugüne kadar yadsımış, komşusu aç yatarken üç mahalle ötedekine yardım eden zenginin vurdum duymazlığı ile haraket etmiştik. Oysaki biz Türkiye'ydik ve Türkiye'yi ülke yapanın kültürel kimliksel zenginlikleri olduğunun bilincindeydik. Yaklaşık bin yıldır Kürtler ve Türkler bir arada yaşayabilmişler, birbirlerinin dünürü, öğretmeni, kirvesi, sadıcı olmuşlar, omuz omuza savaşmış, pek çok güçlüğü birlikte aşabilmişlerdir. Şu an yaşanan ve zaman zaman linç girişimlerine kadar varan toplumsal gerginlik ve paranoyalar devam ettiği sürece gruplar arası mesafe açılacak, bu topraklar kültürel zenginliklerini kaybedicek, giderek kuraklaşacak işte o zaman Anadolu bir çöle dönecektir. Bunun olmaması için hemen şimdi, barışçıl bir çabanın başlatılacağına, bu ülke insanlarının önyargılarının kurbanı olmadan eskiden olduğu gibi bir arada yaşayabileceğine inanıyorum.En azınadan yaşananlardan ders alınarak hatalardan bir şekilde dönülebileceğini ümit ediyorum.

Çarşamba, Eylül 13, 2006

içimden geldi,yazdım öylesine...

12 yaşındaydım. Anadolu Lisesini kazanmanın sosyal kimlik oluşumu üzerinde belirleyici etkisinin yoğun yaşandığı, adeta statü sembolü olduğu yıllardı. Özellikle birincil ilişkilerin egemen olduğu küçük bir şehirde ailesinin taktirini kazanmak isteyen bir çocuğun en önemli görevi öncelikle bu müstesna kuruma girmek, sonrasında da iyi bir üniversiteye giderek meslek sahibi olmalktı. Ben orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak bu şerefe nail olamamıştım ancak ailem her türlü imkanlarını zorlayıp beni ilk yıl özel bir okulda okuttuktan sonra anadolu lisesine göndermeyi göze almış görünüyordu. Hayatının her döneminde alın teri ve emeğe önem vermiş biri olarak kazanmadığım bir okulda okumayı reddederek devletimizin güzide ortaokullarından birine gitmeyi tercih etmiştim.
Cosby Show'dan fırlamış haliyle Bilge'yle de orada o ortaokulda tanışmıştım. 12'li yaşlarda başlayan arkadaşlığımız lise yıllarında aynı okula devam etmemizle pekişmiş ve ailemden sonraki en yakınım olmuştu. Hatta altı yıl boyunca öyle bir ikiliye dönüşmüştük ki noktalı virgül olarak anılır olmuştuk ta ki üniversite bizi ayırana kadar. Üniversitede yollarımız ayrılmış o Ankara'ya gitmiş ben de İzmir'e yollanmıştım. Sonrasında bu ilişkide büyük bir boşluk olmuştu. Bıçak gibi kesilen iletişimimizle sanki benim de en derinde bir yerim parçalanmış, yerine yüzölçümü geniş bir boşluk kalmıştı. Ne kadar istesem de ulaşamamıştım ona. Kim bilir belkide yeterince istememiştim.
Şimdi, birbirimizden 7 yıl ayrı kalmış, tam da yaraları sarmaya başlamışken yeniden birbirimizin karşısına çıkmaya hazırlanıyoruz. Belli ki kopamamışız birbirimizden ayrı kalsak, sesimizi dahi duymasak bile. Bilge'yle yeniden birbirimizi keşfedeceğiz; belki biraz sancılı ama bir o kadar da coşkulu. Kendimize yeniden bir tarih yazacağız ikinci miladından başlayarak arkadaşlığımızın...Tıpkı Melike Demirağ' ın söylediği gibi "dolduramaz boşluğunu ne ana ne gardaş, bir gün gelip ayrılsak bile seninle arkadaş"

Pazar, Ağustos 27, 2006

Sezen Lübnan' a...

Geçenlerde cok uzun zaman sonra ilk gençliğimde aşkı anlamlandırırken pek çok kişi gibi baş vuru kaynağım, kavram ansiklopedim olan küçük dev kadının, Sezen Aksu' nun konserindeydim. Konser haliyle Sezen kadar olağan üstüydü.
Ancak bu yazı Sezen' in tadına doyulmaz konserini anlatıp nispet yapmak için yazılmıyor, çünkü ondan daha da önemli bir şey vardı gözlemlediğim.
Kürt'ü Türk'ü; Müslüman' ı Musevi'si,dindari lağiği, genci yaslisi pek çok kültür o gece orada birarada yan yana hatta kolkolaydi. Sezen' in kültürleri aşan birleştiriciliğini bir kez daha anladım o an. Sezen' i her kesimden, her kültürden insan seviyordu ve bu sevgi gerçekten çok büyüktü.
Elbette farklı ideolojilerle yüklü beyinleri tek bir çatı altında toplayabilmek, hem politik olup hem de bir o kadar apolitik kalabilmek herkesin harcı değil. Bunu başarabilmek sanattan önce adam gibi bir yürek ister. Açıkçası konser sırasında bir ara Sezen' i dinlemeyi bırakıp o başbakan olsaydı nasıl bir ülke olurdu burası diye düşünmekten kendimi alamadım. O başbakan olsa bu ülke tadından yenmezdi ama Sezen'e de yazık olurdu herhalde. Ona böyle bir kötülüğü yapmak istemediğim için bu düşüncelerimden de vaz geçtim. Vaz geçtim de şu öneriyi yapmaktan da kendimi alakoyamayacağım. Lübnan' a barış gücü olarak asker göndermek yerine Sezen' i göndersek eminim çok daha olumlu sonuçlar elde eder, çok daha fazla "prestij" kazanırız dünya arenasında...:). Sezen bu işi bizim politiklerden çok daha iyi başarır, tereyağından kıl çeker gibi sıyrılır, geriye de süt liman bir Ortadoğu bırakır. En azından askerimizi değil sevgimizi ve desteğimizi isteyen Lübnan halkı samimiyetimizi anlamış olur.
Yüce meclisimize duyrulur, Lübnan' a asker değil Sezen ve tayfası gitsin!

Perşembe, Ağustos 24, 2006

Yüreğim Yangın Yeri Söndürebilene Aşk Olsun

En çok iki şey yakar şu garip yüreğimi, biri savaş diğeri ise orman yangınıdır. Çünkü en çok ikisinde varıdır insanoğlunun düşüncesizliği, bencilliği, zalimliği. ve bu düşüncesizlik, bu bencillik nedense hep masumları vurur.
Lübnan'daki savaşın yüreğimde başlattığı yangın, Egemin, Akdenizimin dağlarına sıçradı Selçuk oldu, Milas oldu, Kaş oldu...Kontrolsüz bir şekilde yayılırken yurdumun yangını doğanın hayatını ihmal kazanında eritti, nice canları ulu manituya değil, mok yoluna kurban etti.
Selçuk'ta işlenen cinayetin görgü tanığı olarak ben, diyebilirim ki bu işin faili ihmaldir, zamanında önlem almamaktır, çıranın ateşi alvlenmeden müdahale etme gereği duymamaktır. Duman göğü kaplamadan iletilen mesajı anlamamaktır.
Ey ahali, diyeceğim şu ki:
Dünyam bu yıl da savaşa teslim oldu...
Vatanım bu yıl da ormanlarını yaktı bitti kül etti...
Bu yıl yüreğim her zamankinden çok yandı, varsa söndürebilecek bir baba yiğit işte ona aşk olsun.

Çarşamba, Ağustos 09, 2006

KUKLACI AMCA

Türkiye' nin içinde ve dışında insanlar birbirini öldürmeye devam ediyor...Her gün başka bir kıyım yaşanıyor yaşlı yerküremizin üzerinde. Ne iç ne de dış mihraklar dur durak bilmiyor. İnsanın birbiri ile olan savaşı kendi içinde sürdürdüğü savaşa galip geliyor. Yenilen yine insanlık oluyor. Asırlardır süren bu savaş bir çığ gibi önüne gelen her ne varsa yutup özüne döndürüyor. Topraktan gelen ne varsa yine toprağa karışıyor, ama kirlenerek ve kirleterek.
Radyodan İlhan İrem sesleniyor:
"gel kuklacı, gel kurtar bizi,
kaybettik bizler kardeşliğimizi,
dostluğumuzu, sevgimizi...
gel kuklacı, gel kurtar bizi,
her yerde savaş, açlık, düşmanlık var,
birbirine düştü kuklalar..."

BARIŞ İÇİN EL ELE BİREYSEL İNSİYATİFİ BASIN BİLDİRİSİ

Barış İçin El Ele, İsrail Devletinin Lübnan topraklarını işgaline ve gerçekleştirdiği insanlık dışı saldırılara tepki gösteren, farklı dünya görüşlerine ve yaşam tarzlarına sahip bireylerin bir araya gelerek oluşturduğu sivil bir insiyatiftir. Aşağıdaki basın bildirisi bu insiyatifin İsrail Devletinin Lübnan’ı işgaline karşı ortak düşüncelerini yansıtmaktadır. Kamuoyuna duyrulur. 1. İsrail’in 12 Temmuz 2006 tarihinde Lübnan topraklarına yönelik olarak başlattığı, şu ana kadar yüzlerce sivilin ölümüyle sonuçlanan vahşi saldırıyı kınıyoruz. 2. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere İsrail’e bu saldırıda destek olan ülkeleri, bu saldırılara seyirci kalan ve saldırıları ivedi olarak durdurmak için herhangi bir ciddi girişimde bulunmayan başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası örgütleri, İsrail’i bu saldırılardan dolayı resmi olarak kınamayan tüm devletleri kınıyoruz. 3. İsrail’in Lübnan’a yaptığı saldırının, her ne sebeple olursa olsun haklı bir tarafının olmadığına, bu saldırının sivilleri hedef aldığına, bir insanlık suçu olduğuna ve sorumlularının uluslar arası mahkemelerce yargılanması gerektiğine inanıyoruz. 4. Birleşmiş Milletler’in, insanlığa yönelik son yıllardaki çeşitli saldırılar karşısındaki pasif tutumu sebebiyle bir süredir tartışılan meşruiyetini tamamen yitirdiğini, bundan sonra alacağı her kararın taraflı, tartışılır, inandırıcılıktan uzak ve şüpheli olduğunu düşünüyoruz. 5. İsrail’in Orta Doğu’daki işgalci, saldırgan ve yayılmacı tutumunun yarattığı sorunların, bölge ülkeleri arasında barışçıl görüşmelerle çözümlenmesi gerektiğine inanıyoruz. İsrail’in bölgedeki sömürgeci çıkarları savunan politikaları terk ederek, “bir bölge ülkesi” gibi davranması gerektiğini savunuyoruz. 6. Bugün Lübnan halkının başına gelenlerin, geçmişte olduğu gibi gelecekte de sömürgeci devletlerin çıkarlarını savunmayan tüm halkların başına gelebileceğini, Lübnan Katliamı’nın bu anlamda bir mihenk taşı olduğunu düşünüyoruz. 7. Birleşmiş Milletler’in uluslar arası kuvvet oluşturma girişimlerinin, İsrail ve ABD’nin bölgenin kontrolünü ele geçirmede uyguladıkları planın bir parçası olduğuna, bu şartlar altında Türkiye’nin bu kuvvete asker göndermesinin, Lübnan topraklarının işgaline ve İsrail tarafından işlenen insanlık suçuna doğrudan ortak olma anlamına geleceğini savunuyoruz. 8. Türkiye Cumhuriyeti iktidarının, İsrail’in Lübnan’ı bombalamasıyla başlayan gelişmeleri fırsat bilerek, bu insanlık dışı olayı örnek göstererek, kamuoyunda şiddet kullanımına yönelik özendirici ve destekleyici söylemler içerisine giren tüm kişi ile kurumları ve destek veren medya mensuplarını, akademisyenleri, yazarları, siyasi parti ve organizasyonları kınıyoruz. 9. İsrail’in terörü neden göstererek gerçekleştirdiği operasyonların bir terör örgütüne karşı değil, egemen bir devlete karşı işgal anlamına geldiğini, asıl terörün sivillerin üzerine bomba yağdırmak olduğunu düşünüyoruz. 10. Bu insanlık dışı işgalde bize dayatılan iki taraftan birisinin yanında olma zorunluluğunu reddediyoruz. İnsanlık erdeminin ve vicdanının her zaman kendi başına bir üçüncü taraf olarak galip gelmesini istiyoruz. 11. Bugün Lübnan’da yaşanan katliamın insanlığa yönelik bir saldırı olduğundan hareketle, ‘vicdan’ sahibi olan her kişinin elinden geldiğince bu kıyıma tepki göstermesi gerektiğini, suça seyirci kalmanın suça ortak olmak anlamı taşıdığını düşünüyoruz. 12. Bu katliamın sona ermesi için İsrail’in ivedi olarak ateşkes ilan etmesi, Lübnan ve Filistin topraklarından kayıtsız ve şartsız çekilmesi gerektiğini savunuyoruz. 13. Cinayete karşı, savaşa karşı, kıyıma karşı, soykırıma karşı her türlü girişimi, bu vahşete karşı düzenlenen eylemleri, medyada bu işgalin insanlık boyutunu gündeme getiren tüm kişi ve kuruluşları destekliyoruz. Yalnız değilsiniz. Biz de varız! Barış İçin El Ele Bireysel İnisiyatifi www.barisicinelele.org

Cumartesi, Ağustos 05, 2006

Lubnan'da Calisacak Gonullu Eleman Aranıyor

Gecen akşam bir taraftan lubnanicinelele@yahoogroups.com'dan gelen e-postaları okurken bir yandan da NTV'de yayinlanan "Ve İnsan" programini takip ediyordum. İnsan'ı anlatan kareler sizin de anlayacağınız üzere Lübnan'dandı. Artık aşina olduğumuz savaş mağduru insan görüntülerinin, savaştan yaralı olarak kurtulmuş ya da yakınlarını kaybetmiş insanların aktardıklarının yanında bir haber hem sıra dışı, sıra dışı olduğu kadar da başkaları için de çarpan bir kalbi olan insanı can evinden vurucuydu. Bu haber aslında bir ilandı. Bir is ilanı, ama gonullu. Lübnan'da şu sıralar en çok arananlar marangozluk yapacak kişilerdi. Doktor, hemşire, hasta bakıcı, psikolog ya da bir başkası değil; en çok ihtiyaç duyulan marangozluk yapacak birileriydi. Yaptıkları işin öyle büyük bir maharet gerektirmesine de gerek yoktu.Sevdiklerinden ayrılan bedenler yolda kalmasın diye büyüklü küçüklü dört tahta parçasını birleştirmesini bilsin yeter.
Lübnan' da şu sıralar en çok marangozluk yapacak birileri aranıyor... Yaşayandan çok ölülerin; ölen insanların; yaşayan ölülerin ülkesi olduğu için en çok onlara ihtiyaç duyuluyor.

Çarşamba, Ağustos 02, 2006

Letter From Beirut

Monday,the 17th of July, 2006
It is 9:25pm here in Beirut. The city is silent. The country ishaunted by the ghosts of all those who gave their lives away in thepast few days; maybeit's just my own paranoia, but I can feel akind of presence around me all the time. Especially when it'sdeadly quiet.My biggest fear of all is that someone of my family is going to get hurt. But I have no control over the events that are happening so Itry not think about it too much.It's been days since I left the house. I sit on the balcony with myfather every now and then. It gets too much sometimes to stayinside, the house feels like it's getting smaller and smaller, asif it was our coffin.As the news on television is hopeless, I asked my father today who was smoking and I can read a sense of despair on his face... I asked him: 'what if things get worse and we have to leave the house?Where would we go?'...My question was left without an a nswer.Instead my father, looked at me, put out his cigarette and went to his room.But I meant it, where would we go? Go to another area? But nowhereis safe... leave the house to burn? The house I grew up in? This ismy house since I was born. It's small and old and needs lot ofwork. The furniture is used, it needs painting and there's nothingof real value in it. But it's home. It has sentimental value. Thethought of losing it breaks my heart.I fear that if I start running away, seeking shelter... I'll neverfind a 'home' again, I'll keep on running my whole life. ThereforeI stay. My mood is changing from angry, to sad, to apathic... lack of sleepeffects me deeply. I can't even see straightanymore. I'm notcomplaining, I can't complain. A family of 10people was buried alive in the massacre of Tyre yesterday, I can'tcomplain. I'm still alive. I can't imagine how it must be like forothers who lost family members, or who don't have anymore food andare craving for help.I am strong. I know I am. But I don't know till when my nerves cantake all of this pressure.Every time I close my eyes, one image come to my mind. I see myselflying on my bed, a bomb hits my building and I'm blown away andtorn apart. The image feels so real that it keeps me awake.I did not watch television much today. I turned it off after I sawpresidents in G summit talk. CNN had a microphone inside the dining room where allthe 'civilized' presidents were eating. I don't knowif you saw that scene, of presidents discussing the fate of a wholepopulation while they have their mouth full. Let me tell you onething, if being civilized means beinginhuman, I'd rather be a barbarian.Another day passed by with more destruction and killing. I wonderfor how long all of us will have to wait until someone out thereacknowledges the fact that what is happening is simply unjust andneeds to be stopped.
Sincerely,Nadine
 Posted by Picasa
 Posted by Picasa

Pazartesi, Temmuz 31, 2006

Kadının Sesi Yok(!)

Türkiye Cumhuriyet' inin kadına sağlanan medeni haklar ve kadın erkek eşitliği konusunda pek çok "uygar" ülkeden daha önce davranmış olduğunu, Atatürk' ün çağdaşlaşma sürecinde kadına verdiği önemi bilir, modern Türkiye denince hemen bunu örnek gösterir, bir de üstüne ne kadar uygar bir ülke olduğumuza ilişkin ahkam keseriz. Ancak bununla birlikte geleneksel düzen içinde kadınlarımızın kendilerine sağlanan bu hakların ne kadarını kullanabildiğini, ne kadarına sahip çıkabildiğini ya da daha doğrusu çıkamadığını da biliriz. Biliriz de aceba kaçımız kadınlarımızın bu haklarını içselleştirmesi için çaba sarf ederiz. Duygu Asena bu ülkede ezilen, aşağılanan, toplumsal ve mesleki alanda ikinci plana itilen, ayrımcılığa maruz kalan kalan kadının sesi olarak, kadınların haklarını içselleştirmeleri ve gerçek anlamda hak ettikleri yere gelmeleri için çaba sarf etti. O bir aktivistti, o yaşamını kadının herşeyden önce kendi değerini anlaması, geleneksel inanç ve değerlerle örülmüş kozasını delmesi, kadının kendi kimliğini bulması için harcadı. Onun açtığı yoldan pek çok kadın, pek çok genç kız ilerledi. Kadına yönelik şiddet artık gündemde yer bulabiliyorsa, kadınlar iş hayatında erkeklerle birlikte mücadele edip, rüştünü ispatlayabiliyorsa, kendi bedeninden utanmadan kendini sevebiliyorsa Duygu Asena önemli adımlar atmış, Maslow' un hiyerarşisinde piramitin en üstüne çıkmış demektir. Duygu Asena kendini gerçekleştirdi, ancak onun amacı bu ülkedeki kadınların kendini gerçekleştirmesiydi.
"Feminizm" kavramının ülkemizde yerleşmesi, 8 Mart Kadınlar Gününün kutlanması ve kadın sorunlarının tartışılır hale gelmesi onun çalışmaları sonucunda olmuş, kitleler tarafından onun yazıları ile benimsenmiştir.
Bu güne değin kadının sesi olan Duygu Asena bedenen artık aramızda değil, ancak onun kitapları, onun yazıları pek çok kadına yol göstermeye devam edecek. Kadınlarımız kendi seslerini artık kendileri haykıracak.

Kana KANAğlıyor

Bir gün önce gündemden yalıtılmış olmayı tercih ettiğim için bu sabah, uzak kaldığım haberleri takip etmek amacıyla actigim haber kanalı Lübnan' ın Kana Kasabasına bomba atıldığını ve bu saldırı sonucu 60'tan fazla sivilin hayatını kaybettiğini öğrendiğimde ben de kurşun yemişe döndüm. Yok mu artık bir "baba yiğit" şu katliama son verecek diye düşünürken çok sevgili BM ve kendilerini güç zanneden bazı devletler sonunda İsrail' in yaptıklarını "kına"yabildi. Kana kanağlıyorken İsrail de uluslar arsı düzlemde kınanıyordu. Bu büyük bir şeydi, zira 21. gününe gelmiş olan saldırılar nasıl olduysa ilk kez kınanıyor; BM üzerindeki ölü toprağını, Kana'da ölenlerin üzerine atıyordu. İsrail çok korktuğu (?) uluslar arsı topluma 48 saat Lübnan' a saldirmama sözü veriyor, hem Lübnan hem de uluslar arası toplumla kedi fare oyunu oynuyordu.Ulsusal basınımızın "kraldan çok kralcı" alametifarika yazarları bakalım şimdi ne inciler döktürecekler o meşhuur kalemlerinden.
Kana kan-a-ğlıyor, "Doğunun Limanları" yağmalanıyor...Bu yıkıma, kıyıma ve yağmalamaya sessiz kaldığı sürece "insanlık", kendisine atfedilen bu adın içini dolduramayacak, insan olmanın erdemini yerine getiremeyecektir.

Cuma, Temmuz 28, 2006

Lubnan için El Ele

Yıl 2001, Eylül Ayı'nın 11'i: Bir savaşın arkasında bıraktığı trajediyi izliyorum içimde buyuk bir acıyla Berlin' de Soykırım Müzesinde. Dünya' nın diğer ucunda, ABD' nin kalbinde emperyalizmin kaleleri yıkılıyor ve şehri kaplayan siren ve helikopter sesleri başka bir savaşın habercisi oluyor adeta. Nerede ve nereli olursa olsun içimi acıtıyor insanların birbirlerini öldürmeleri. İsrail halkının yaşamış olduğu acılar nasıl derin bir üzüntü yaşatıyorsa, kulelerde ölenler de öyle büyük bir elem yaratıyor kalbimde. Ama 11 Eylül günü yaşananların anlık bir olay değil, yeni bir savaşın tam tamları olduğunu biliyorum.
11 Eylül günü acılarını içimde hissettiğim İsrail ve ABD şimdi başka acılar yaşatıyor bana, başka halklar adına.Savaşın tam tamları büyüyerek yayılıyor tüm Dünya' ya. Başka canlar gidiyor Irak' ta, Filistin'de, Lübnan' da, Afganistan' da, başka soylar tükeniyor çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden Ortadoğu' nun sarı sıcak topraklarında. Arka mahallem duman altında, çocuk çığlıkları yükseliyor sokaklardan ama ne yazık ki bu çığlıkları duyup da yardıma koşan hiç kimse yok ortalıkta. Yine insanlar birbirini öldürüyor, kıyım devam ediyor ve ben bu kıyıma dur diyebilmek için bir şeyler yapabilmenin yollarını arıyorum. Ama bireysel olmuyor hiç bir şey, tek başına varamıyor insan İthake' ye, yanında birilerinin olması gerekiyor. İşte bu gereklilik lubnanicinelele@yahoogroups.com ile bir miktar karşılanıyor. En azindan arka mahallede olanlara sessiz kalmak istemeyen insanlar bir araya gelip, çözüm yolları arıyor. Çığlıkları duyup da yardım etmek isteyenler burada buluşuyor, sizi de bekleriz.

Çarşamba, Temmuz 26, 2006

KAOS GL Dergisinin Son Sayisi Yasaklandi

Yayın hayatına 1994' te başlayan Türkiye'nin tek eşcinsel dergisi Kaos GL'nin Yaz 2006 tarihli 28. sayısına, Ankara 12. Sulh Ceza Mahkemesince "genel ahlaka aykırı" gerekçesi ile el konulmuştur. Pornografinin sorgulandığı ve alanında uzman kalemlerin katkıda bulunduğu dergi “pornografik” bulunarak toplatılmıştır.
Kaos GL gerek bir sivil toplum örgütü olarak yaptığı çalışmalarla gerekse çıkarttığı Kaos GL Dergisi ve dernek bünyesinde gerçekleştirdiği çeşitli seminer ve eğitimlerle Türkiye' nin "demokratikleşme" sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Kaos GL Dergisi bir magazin dergisi değil, alanında uzman kişilerin yazılarına, bilimsel çalışmalara yer verilen politik bir duruşu bulunan bir dergi olması özelliği ile son sayısında "Pornografi" olgusuna yine eleştirel bir uslupla bakmaya çalışmış ancak bu yaklaşımı munzır bulunurak derginin son sayısına el konulmuştur.
Bastırılan cinsellikten sermayelenen "pornografi ticaretinin" cinselliğin tabulaştırılmaktan çıkartılması ve bireylerin cinsel kimliklerini özgürce ifade edebilmeleri, kendilerine yaşam alanları bulabilmeleri ile azalabileceğini düşünüyorum. Kaos GL Dergisinin cinsel kimliğin özgürce ifede edilmesine sağladığı alanları, politik ve bilimsel duruşu ile bundan sonra da yayın hayatına devam edeceğini umuyorum.
Mersin Limanı' na yanaşan geminin pencerelerinden el salliyor şanslı olan çocucuklar. Şanslılar çünkü onlar Lübnanlı ya da Iraklı değiller. Şanslılar çünkü onların kaçacak, sığınacak başka ocakları var, şanslılar çünkü yaşadıkları travmayı atlatmaları Lübnanlı, Iraklı, Afganistanlı kardeşleri kadar güç olmayacak ve şanslılar, çünkü savaşın ruhlarına yaptığı örselenmeyi küçük sıyrıklarla atlatacaklar, oysa ki babasının cesedi başında ağlayan Irkalı çocuğun bir yanı her daim sakat kalacak.
Savaş hangi amaçlara hizmet ederse etsin en çok çocukları vuruyor. Silah gölgesi altında serinleyen, havan toplarıyla futbol oynayan çocuklar kendilerini ötekileştiren karşı takıma gol atabilmek için gün sayıyor. Savaşın çocukları büyümüyor, içinde yatan korkularını büyütüyor. Savaşın çocukları terörü, savaşı çok iyi biliyor çünkü onlar savaş meydanında var olma savaşı veriyor.
BM Teskilatı Genel Kurulunca 1959 yılında kabul edilen Cocuk Haklari Bildirgesinde "Taraf Devletler, her çocuğun temel yaşama hakkının olduğunu kabul ederler; çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı gösterirler" maddesi ilk sırada yer alıyor; ancak ne yazıktır ki BM' in liderliğine soyunan bu "taraf devletler" kendi "sözde" değerlerini çiğnerken; Lübnanlı, Iraklı, Afganistanlı çocuklara yaşama ve gelişme hakkı tanıma gereği duymuyor. Savaşın güneş karası çocukları BM'in "batılı" ülkelerinde kendilerinin ya da ana-babalarının sahip oldukları "ırk", "renk", "dil", "din", "ulusal, etnik ve sosyal köken" nedeniyle potansiyel terörist olarak değerlendiriliyor, çoğu zaman ayrımcılıkla karşılaşıyor. Bu çocuklar bir yitik kuşak olarak görülüyor.
Savaş, sadece mekanları değil, içindekileri de alıp götürüyor ve savaşın karanlık yüzü bir kez daha çocukları vuruyor...
25.07.2006

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails