Cumartesi, Mart 31, 2007

Kate Winslet - AmEx Commercial

En sevdiğim yerlenden biri öyle güzel görüntülenmiş ki bu reklamda. Kate Winslet'ı bile sevesim geliyor seyrettikçe...İnsanın gerçek anlamda "Neverland"de hissettiği bir yer Camden Town. Vintage kıyafetler, ikinci el sahaflar, etnik materyaller, birbirine karışmış renkler,aidiyetsiz insanlar... İkinci el pazarında ilk pazarlığımı yapışım, kendimce yanıma kar kalan lama derisi ceketim, her renge bezenmiş ebruli gömleğim...Kendini kaybetmek, aklını yitirmekten korkmak, oradan hiç ayrılamayacağını düşünmek,başka bir dünyanın olasılığını düşlemek. Bunların hepsini yaşamama neden olan tek bir mekan:Camden Town.

Cuma, Mart 23, 2007

Haftasonu Terk-i Diyar Eylemeden....

resim www.flamenkoevi.com internet sitesinden alınmıştır.
Pek yapmam böyle şeyleri ancak bu hafta sonu için bir kaç öneriyi derleyip servis etmek istedim.
Hafta sonu terk-i diyar eylemeden Flamenkoevi Dans Atölyesi'nin hazırladığı flamenko gösterisinin biletlerini edinmenizi tavsiye ediyorum.
Flamenkoevi Dans Atölyesi Lorca'nın ünlü eseri Çingene'yi tek perdelik bir gösteri olarak 1 Nisan 2007 saat 18.00'da Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahneye koyacak. Gösterinin geliri ise yeni kurulan Kültürel Araştırmalar ve Kültürel Ayrımcılıkla Mücadele Derneği Enstitüsü'ne aktarılacak.
İstanbul'da olan ve keyifli bir gösteriyi kaçırmak istemeyen flamenko sever arkadaşlar biletleri Flamenkoevi Dans Atölyesi'nden edinebilirler.
Adres: Asmalı Mescit Mahallesi İstiklal Caddesi No:21/8 Beyoğlu
Tel :0 212 249 16 16
.........................................................................................................

resim www.ideefixe.com sitesinden alınmıştır.

Bu haftsonu tüm yurt yağışlı geçecek gibi görünüyor eğer tahminler şaşırmamışsa. Bana göre yağışlı günlerde yapılacak en güzel aktivite bir fincan ılık çay ya da kahve alıp, cam kenarı bir koltuğa (kanepe de olabilir) kıvrılıp yağmurun melodisi eşliğinde kitap okumak. Hafta sonunu evde geçirmeye niyetli olanlar bugünden kitaplarını hazırlasınlar. Sırada bekleyen kitabı bulunmayanlara tavsiyem Ayşegül Devecioğlu'nun Metis Yayınlarından çıkan "Ağlayan Dağ Susan Nehir" isimli kitabı. Halihazırda okuyacak kitabı bulunanlar da edinip okuma listelerine ekleseler fena olmaz tabi... Kitap ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmüş bir Çingene'nin öyküsünü anlatıyor.
Kitabı Suna'nın verdiği Radikal'in kitap ekinde gördüm.Şöyle yazıyordu kitapla ilgili: " Ayşegül Devecioğlu toplumsal düşünce alışkanlıklarından ve efsanelerin yarattığı imgelerden sıyrılarak ama içeriden olmadığını unutmadan, Çingeneleri hem anlamaya hem de anlatmaya çalışıyor..." Çingene kültürnü anlamaya çalışan ya da o kültüre mesafeli duran herkese tavsiye ediyorum. Bu haftasonu çıkmadan edinmek ve okumak lazım.
İyi bir haftasonu hepimizin olsun.ÜDS'ye gireceklere başarılar...

Apocalypto(Kıyamet)

Yapımcılığı ve yönetmenliği Mel Gibson'a ait olan Apocalypto bu hafta vizyona giriyormuş aldığım haberlere göre. Bir şekilde filmi vizyona girmeden önce izleme şansını yakalayanlardanım (nasıl olduğunu sakın sormayın). Filmin yıllar önce mefta olmuş Maya Dili'nde olması ve Hollywood sinemasında görmeye aşina olduğumuz meşhur simalara filmde yer verilmemesi kendisini başlı başına ilginç kılsa da konusu, kurgusu ve görsel zenginliği ile kaçırılmaması gereken bir yapıt haline geliyor.
Apocalypto teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insan ne kadar modernleşirse modernleşsin temelde sahip olduğu "ilkel" olarak adlandırılabilecek dürtülerinin değişmediğini, bu dürtülerin zaman ve kültür tanımaz bir özellikte olduğunu hissettiriyor. Filmi izlerken insanoğlu olarak kollektif bilinçaltımızı oluşturan Jung'un "arketip" kavramının neyi ifade ettiğini; çökmekte olan bir toplumda kriz fikri ile bağlantılı olarak ortaya çıkan "Günah keçisi" arayışının toplumsal dinamiklerde nasıl işlediğini daha iyi anlıyor, zihnimizde bir yere oturtmayı başarıyoruz. Metaforlar bizi günümüze dek uzanan bir yolculuğa çıkartıyor. Elbette ki Mel Gibson tüm bunları kendi "gelenekselci" çizgisinin dışına çıkmadan yapıyor. Metin altı okumalar dışında Gibson, aile kavramının ne menem bir şey olduğu, hayatta kalmak için insanı nasıl motive ettiği mesajını adeta izleyicinin burnuna dayayarak veriyor.Gibson'un kerameti kendinden menkul, meşhur işkence sahneleri, kanlı canlı çarpışma görüntüleri bu filmde de içimizi kaldırıyor, ama ne olursa olsun Apocalypto izlenmeyi, hem de sinemada izlenmeyi hak ediyor.
"Kıyameti görmek için kıyameti beklemeye gerek yok, kaderden kaçılmıyor herkes birşekilde kendi kıyametini yaşıyor."

Salı, Mart 13, 2007

“SERBEST PİYASA” KADINLARI NEDEN ÖZGÜRLEŞTİRMEZ?

Genelde kendi yazılarımı paylaşmayı tercih ediyorum ancak Sibel ÖZBUDUN'un güçlü analizlerine yer vermeden edemezdim. Biraz uzun bir yazı olsa da okumanızı tavsiye ederim. Bu yazıyı okumamızı sağlayan Cahide'ye teşekkürler.
.................................................................................................................. “Özgürlükleri üretmek yetmez, paylaşmak gerekir.”[1] Söze bir “itiraf”la başlamak istiyorum. 8 Mart’lar bana “ağır” gelmeye başladı. Birden fazla nedenden dolayı. Nedenlerden ilki, 8 Mart’a ilişkin algıların giderek absürd bir düzleme kaymakta oluşuna ilişkin gözlemlerim. “Ne gibi” mi diyorsunuz? Bu duyguya ilkin -hangi yıldı hatırlamıyorum, ama MHP iktidar ortağıydı ve AB üyeliği konusunda ülkedeki hava şimdiki gibi karamsar değildi. Bir 8 Mart günü MHP’lilerin İstanbul’da Bakırköy meydanında kadınlara karanfil dağıttığını gördüm ekranlarda! Sert bakışlı delikanlılar ellerindeki çiçekleri yoldan geçen kadınlara mekanik bir hareketle uzatıyor, kadınlar da hafif bir irkiltiyle kabulleniyorlardı bu “armağanı”, galiba “ne olur ne olmaz” diye geçirerek içlerinden. Gerisi çorap söküğü gibi geldi: uzağa gitmeyelim, TBMM önünde ilginç bir görüntü oluşturan, sandıklarından yeni çıkmış şapkaları başlarında Cumhuriyet kadınları; Zübeyde Hanım’ın mezarını ziyaretler; “devletlû”lardan “Türk kadınının şefkat ve rikkatine ilişkin açıklamalar; “Atatürk’ün biz kadınlara verdiği haklar”a ilişkin dokunaklı nutuklar… Ha, tabii bir de kadınlara alınacak hediyeler için bir günlüğüne yeniden düzenlenen vitrinler; gazetelerde çarşaf çarşaf “O’nu şıMARTın” ilanları; en güzeli de, bir bankanın 8 Mart’ta kadınlar için piyasaya sürdüğü, “yalnız alışverişlerde değil, makyaj tazelerken de kullanılabilecek” aynalı kredi kartı… Sizce de bu görüntüler, 8 Mart’ları “Ekmek, Gül ve Hürriyet” uğruna canlarını vererek bizlere armağan eden kadınların kemiklerini sızlatmıyor mu? Ama diyorum ya, bu, işin yalnızca bir yönü. KADINLIK DURUMU… Bir başka yönü ise, 8 Mart arefesinde ekranlardan ve gazete sayfalarından üzerimize boca edilen “kadın verileri”. Kadınlığın eğitimde, istihdamda, siyasal temsilde, sağlıkta ne denli geri, dayakta, tecavüzde, yoksullukta ve acılarda ne denli “ileri” olduğunu gösteren veriler. Bu vesileyle bunlardan bazılarını anımsayalım mı? ● Dünyamızda günde 1 doların altında gelirle geçinmek zorunda kalan 1.2 milyar yoksulun yüzde 70’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. ● Ücretsiz aile işçilerinin yüzde 61’i, ama dünyadaki yöneticilerin (kamu ve özel sektör) yalnızca yüzde 21’i kadın. ● Yeryüzünde 700 milyon kadın, beslenme, içme suyu, sağlık hizmetleri ve eğitim olanaklarından yoksun. ● Dünyada okuma-yazması olmayanların yüzde 67’sini kadınlar oluşturuyor. ● Her yıl 1.5 ilâ 3 milyon arası kadın dayak yediği, şiddete uğradığı ya da ikinci sınıf muamelesi gördüğü için yaşamını yitiriyor. ● Kadınlar dünyanın her yerinde şiddetin hedefi. Örneğin: Almanya’da Her beş kadından biri, eşinden fiziksel ve cinsel taciz görüyor. Avustralya’da prematüre ölümlerin başta gelen nedeni aile içi şiddet. Avustralyalı kadınların yüzde 36’sı, ilişkilerinde eşleri tarafından şiddete maruz kalıyor. Fransa’da Her dört günde bir, bir kadın eşi tarafından dövülerek öldürülüyor. Bu kadınların yarısından fazlası daha önce de aile içi şiddete maruz kalmış. Hollanda’da polis kayıtlarına göre yılda 500 bin aile içi şiddet vakası meydana geliyor. Her beş kadından birine partneri şiddet uygulamış. Genç kızların yüzde 15’i, 16 yaşına gelmeden aile üyelerinden biri tarafından cinsel tacize uğramış. 2005’te rapor edilen 425 kadın ticareti vakası var ve bu kadınların çoğu hayatını seks kölesi olarak sürdürüyor. Güney Kore’de 2002’de yapılan araştırmaya göre, göçmen kadınların yüzde 12’si işyerinde cinsel şiddete uğruyor, çoğu işini ve statüsünü kaybetme korkusundan ihbarda bulunmuyor. İngiltere’de aile içi şiddet, her hafta iki kadının ve yılda otuz erkeğin hayatına mal oluyor. Ülkenin üçte biri, kadınların tecavüze uğramalarında en büyük faktörün kısmen ya da tamamen gene kadınların olduğunu düşünüyor. Her 12 kişiden biri de, tecavüzün, kadının çok partnerli olmasından kaynaklandığını düşünüyor. Gana’da 10-18 yaş arası kızların çoğu cinsel taciz tehlikesi altında. İspanya’da 2005 yılında 60’tan fazla kadın aile içi şiddet vakalarında hayatını kaybetti. 2004’ün ilk yarısında 47 bin şikâyet kayda geçti; bu, 2003 dönemine göre yüzde 24 artış demekti. Paraguay’da her on günde, bir kadın öldürülüyor. Aile içi şiddetin failleri para cezasıyla paçayı kurtarıyor. Sırbistan-Karadağ’da 2003’te 1456 kadınla yapılan ankete göre, yüzde 24’ü fiziksel ve cinsel şiddet görmüş, vakalardan sadece yüzde 4’ü polise rapor edilmiş. İsveç’te kadına yönelik şiddet 2003’te 22.400 şikayetle artışta ve bu konuda yerel yönetimlerin çoğu sorun yaşıyor.[2] Kız çocuklara yönelik kırımın anne karnında başladığı Hindistan’da ise, “her yarım saatte bir kadın tecavüze uğruyor ve her 75 dakikada bir kadın, genellikle yeteri kadar çeyiz getirmediği için yakılarak öldürülüyor.”[3] ● Dünya çapında şiddete uğrayan kadınların yüzde 70 kadarı bundan kimseye söz etmiyor, resmî makamlara başvuruda bulunmuyor. Neden bulunsun ki? Örneğin Avusturya’da 1990’lı yıllardaki tecavüz davalarının yalnızca yüzde 20’si mahkûmiyetle sonuçlandı. ● Dahası, örneğin Bolivya, Kosta Rika, Etiyopya, Lübnan, Peru, Romanya, Uruguay ve Venezüella’da yasalar tecavüz kurbanı kadınların tecavüzcüleriyle evlenmeleri durumunda fiili suç saymamakta. ● Ve de hâlâ pek çok ülkede (Peru, Bangladeş, Arjantin, Ekvator, Mısır, Guatemala, İran, İsrail, Lübnan, Suriye, Ürdün, Venezüella…) “namus” gerekçesi kadınlara yönelik şiddet suçlarında hafifletici neden sayılmakta. ● Kadınlara yönelik şiddetin en yoğun, savaşlar sırasında yaşandığı bilinir. Günümüzde milyonlarca kadın ve çocuk dünyanın 34 bölgesinde süregiden çatışmalarda kapana kısılmış durumda. Bunlar ölüm, açlık, salgın hastalıklar, evinden barkından olmanın yanı sıra, erkeklerin başına pek gelmeyen bir şey, tecavüzle de karşı karşıyalar. “Bosna’da, savaşın daha ilk aylarında 20 bin kadın tecavüze uğradı. Sonraki yıllarda Balkan Savaşı sırasında, toplam 50 bin dolayında kadın ve kız çocuğu aynı akıbete uğradı. 15.000’den fazla kadın ve çocuk tecavüze uğradı... Burundi ve Ruanda’da Tutsilerle Hutuların kavgasında, ilk öldürülenler kadınlar ve çocuklardı. Yalnız Ruanda’da bir yılda 15.000’den fazla kadın ve kız çocuğu tecavüze uğradı. Yine son yıllarda, Kamboçya, Liberya, Peru, Somali ve Uganda’daki silahlı çatışmalarda kadınların ırzına toplu hâlde geçildiği ortaya çıktı. Daha iki yıl önceydi: Uluslararası Af Örgütü, Sudan’ın Darfur bölgesinde yüzlerce kadının; Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde binlerce kadının tecavüze uğradığını, Kolombiya, Nepal, Hindistan, Çeçenistan ya da Salomon Adaları’ndaki tüm çatışmalarda yine kadınların tecavüz kurbanı olduğunu belirtiyordu.”[4] Irak’ta “2003’ten beri işgal kuvvetleri, milis ve polis güçlerinin gerçekleştirdiği 1053 kayıtlı tecavüz vakası yaşandığı” belirtiliyor.[5] ● Konuyla ilintili bir nokta daha: Bilmem biliyor musunuz; BMÖ yakın zaman önce Liberya’da görevli erkek personelini geri çekerek yerine kadın görevliler gönderdi. Neden mi? “Geçen yıl çocuklara yardım örgütü Save the Children, Liberya’da faaliyet gösteren yerel ve uluslararası yardım kuruluşu görevlilerinin gıda karşılığında çocukları cinsel olarak sömürmeyi sürdürdüğünü açıklamıştı. Örgüt, polis, öğretmen, yardım görevlisi ya da barış gücü askerleriyle cinsel ilişkiye giren kız çocuklarının yaşının sekize kadar düştüğünü de belirtmişti. Karşılığında kızların genelde yiyecek aldığı, bazen de sadece otomobille bir tur atmak ya da bir film izlemek gibi son derece masum ‘ödüllere’ rastlandığı açıklanmıştı. Örgüt, 12 yaşından büyük kızların yarısının düzenli olarak bu yola başvurduğunu belirtiyordu. Vakaların çoğuna iç savaş nedeniyle evinden olmuş çocukların barındığı kamplarda rastlansa da, bir kısmı da bunu bir ‘geçinme yöntemi’ olarak kullanan, evlerine dönmüş ailelerden oluşuyordu.”[6] YA TÜRKİYE? Türkiye, “kadınlık durumu”na ilişkin verilerde dünya “trend”lerini yakından takip etmekte. Kadınların genel ortalamada yüzde 45.3’ünün, kırsal kesimdeyse yüzde 69.4’ünün ücretsiz aile işçisi olduğu ülkemizde “tarım dışı sektörde ücretli çalışan kadın oranı, son derece düşüktür. 2002 araştırmalarına göre kadınların yoksulluk düzeylerinde giderek bir artış söz konusudur. İstihdam, özellikle yüzde 57.4 oranında kadının çalıştığı tarım sektöründe, geniş ölçüde mevsimsel özellik taşımaktadır. Tarım sektöründen kaynaklanan işsizlik ise kadınlar için yüzde 18.2, erkekler için ise yüzde 11.3’tür. (…) İstihdama katılım, aynı zamanda bir eğitim sorunudur. Ancak kadın eğitimi yönünden yeni verilere baktığımızda, tüm eğitim düzeylerinde toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesinin açıkça ihlal edildiği görülmektedir. Türkiye’nin güneyinde ve doğusunda, 6-14 yaş arasındaki kız çocuklarının yüzde 50’sinden fazlası okula gidememektedir. Kırsal kesimlerde ise 11-14 yaş arası kızların yüzde 60’ından fazlası okula kayıtlı değildir.”[7] Bir başka deyişle, Türkiyeli kadınların yüzde 19’u okur-yazar olmadığı, yüzde 21’inin okur-yazar olmakla birlikte bir okuldan mezun olmadığı, yüzde 37’sinin ise, yalnızca ilköğrenim diplomalı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, yüzde 77 gibi bir oranın ilkokulun üzerinde öğrenim görmediği ortaya çıkmaktadır. Tarım dışı kadın istihdamı yüzde 24 düzeyinde seyretmekte, bu kadınların büyük çoğunluğunu (yüzde 70) ise, yüksek öğrenimliler oluşturmaktadır! Dahası var; hem tarımda hem de tarım-dışında “kayıtdışı” en çok, kadınları sevmektedir: “Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan ekim dönemi hanehalkı işgücü araştırmasına göre tarım sektöründe istihdam edilen 100 kadından yalnızca biri, bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı.” Her iki çalışandan birinin sosyal güvenlikten yoksun olduğu ve 11 milyon 79 kişinin “kayıtdışı” çalıştığı ülkemizde, “tarım sektöründe çalışan erkekler arasında kayıtdışı istihdam oranı yüzde 79’ken kadınlar arasında yüzde 99. Bu, tarım sektöründe çalışan her 100 kadından yalnızca birinin bir sosyal güvenlik kurumuna kayıtlı olduğunu gösteriyor. Türkiye’de istihdam edilen 5 milyon 931 kadın toplam istihdamın yüzde 26’sını oluştururken kadınlarda kayıtdışı istihdam oranı yüzde 66.”[8] Türkiye’de kadınların siyasal temsili konusunda fazla söz etmeye gerek var mı? Biz “dünyada seçim yapılan ve kadın parlamenteri bulunan 173 ülke arasında Türkiye’nin yerinin 160’ıncı sıra” olduğunu, kadın milletvekili oranları açısından Mozambik, Burundi, Tanzanya, Uganda, Surinam, Etiyopya, Bolivya, Türkmenistan, Bangladeş, Kazakistan, Kongo gibi ülkelerin oranları”nın Türkiye’yi “bazen ikiye, bazen de beşe”[9] katladığını anımsatıp geçelim. Ve cinsel şiddet… Ka-Der’in 2003 “Kadın Sorunlarına Çözüm Arayışı Kurultayı” na sunulan raporlar, Türkiye’de tüm kadınların dörtte birinin şiddete uğradığına ve şiddete uğrayan kadınların dörtte üçünde failin, kadının eşi olduğuna işaret ediyor. Her 4 kız çocuktan ve her 7 erkek çocuktan birinin cinsel şiddete uğradığı ülkemizde, 5-10 yaş arası çocukların yüzde 55’i, 10-16 yaş arası çocukların yüzde 40’ı ensest mağduru.” [10] Bu kadarı yetmez mi? SORUN “GELENEKÇİLİK” Mİ? Ancak hemen vurgulayayım: Ne denli acı verici olursa olsun, bu rakam ve oranları art arda dizmek gerçekte fazla bir anlam ifade etmiyor. Sorun bunları anlamlandırabilmek/ yorumlayabilmek. Yani hangi koşulların kadınların tüm dünyada ve her alanda böylesi bir muazzam ayırımcılıkla yüzyüze kalmasına yol açtığını kavrayabilmek… Çünkü çözüm önerileri bu “teşhis”le bağlantılı olarak formüle ediliyor. Son dönemlerde kadınların uğradığı ayırımcılığa ilişkin, birbiriyle bağlantılı iki tahlil çerçevesi öne çıkmış gözüküyor; özellikle Batı dünyasında. Bunlardan ilki, kadınlara yönelik ayırımcılığı “modernlik-gelenekçilik” çerçevesine yerleştirmekte. Yeryüzünde mağdur ve madûn durumdaki, yani eğitimsiz, ücretli istihdamdan dışlanmış, eğitimsiz, cinsel şiddete uğrayan, dayak yiyen, sünnet edilen, siyaset alanından dışlanan vb. kadınların büyük çoğunluğu, Batı dışındaki, gelenekselliğin ağır bastığı ülkelerde yaşamaktadır, bu görüşe göre. Ve koşulları gelenekçi/dinsel vb. baskılardan kaynaklanmaktadır. Teşhis bu olunca, tedavisi de “modernleşme” olacaktır. Modernleşme ilerledikçe, bu ülkelerde kadınlara yönelik yasal çerçevede düzeltimler yapılacak, kadınların eğitim düzeyleri yükselecek, çalışma yaşamına daha fazla katılacaklar, ekonomik bağımsızlıklarını kazandıkça özgüvenleri artacak, siyasette daha fazla temsil edilecekler… vb.’dir. Yani kadınlar feodal/ataerkil/dinsel vb. geleneklerden sıyrıldıkça, özgürleşecekler ve kadın “sorunu” çözümlenecektir. Ancak bu görüşün sahipleri, “modern” dünyadaki kadın görüntülerinin neden pek de iç açıcı olmadığını açıklayamamaktadır. Örneğin “gelişmiş” ülkelerde kadınların büyük çoğunluğunun neden düşük ücretli, yarı ya da esnek zamanlı işlerde çalıştığını; kadın ve erkek ücretleri arasındaki farkın neden yüzde 15-20 arasında seyrettiğini; neden sayıları gün geçtikçe artan yoksulların büyük bölümünün kadınlar olduğunu; kadınlara yönelik şiddetin azalmak bir yana, yıl be yıl arttığını; ya da neden bu ülkelerden sözgelimi Güneydoğu Asya ülkelerine, 8-9 yaşındaki kız çocuklarla ilişki kurmak üzere seks safarileri düzenlendiğini… açıklayamamaktadır. YOKSA “AZGELİŞMİŞLİK” Mİ? - “MİKROKREDİ” Mİ DEDİNİZ? Modernleşmeci görüşle bağlantılı bir başka tahlil çerçevesi ise, kadınlık durumunu daha iktisadî terimlerle, yani az gelişmişlik ve yoksullukla açıklayan yaklaşımlardır - ki bunlar, Dünya Bankası, BM ve bağlantılı kuruluşlar, Kuzeyli STÖ’ler vb.nin literatüründe sık sık görülmektedir. Bu görüşe göre öncelik, kadınların eğitilmesi ve piyasa ekonomisine katılımlarının sağlanmasıdır. Kadınlar piyasa aktörlerine dönüştükçe, yoksulluk koşullarından kurtulacak, insanî gelişim endeksleri yükselecek, hatta bu yolla piyasayı da canlandıracaklardır. Bir başka deyişle kadınlara karşı ayırımcılık sorununu çözecek mekanizmalar, bizzat piyasada mevcuttur! Ülkemizde “Haydi kızlar okula”, “Baba beni okula gönder”, “Kardelenler” gibi büyük holdinglerin desteğiyle yürütülen projelerin gerisindeki mantık budur; ve en çarpıcı örneğini, “yoksulluğa mucize çözüm” olarak allanıp pullanan ve Bangladeş’li yaratıcısı Muhammed Yunus’a 2006 Nobel Barış Ödülü’nü kazandıran “mikrokredi” uygulamasında bulmaktadır. Türkiye’ye AKP Diyarbakır milletvekili Aziz Akgül eliyle getirilen ve pilot uygulamaları bir süredir devam eden projenin hedefi, biliniyor, yoksullara, özellikle de yoksul kadınlara 100-150 USD dolayında küçük miktarlarda kredi dağıtılarak “iş sahibi” olmalarını sağlamaktır. Böylelikle krediden yararlanan yoksulların, kendi olanaklarıyla yoksulluğu yenecekleri söylenmektedir. Ancak kazın ayağı, farklı. Yunus’un kurucusu olduğu Grameen Bankası’nın uyguladığı hâliyle “mikrokredi”den yararlanmak isteyen yoksul kadınların, üyeleri birbirine kefil olan kooperatifler oluşturmaları istenmekte, böylece borçların geri ödenmesi, kolektif baskı aracılığıyla güvence altına alınmaktadır. Kredi faizleri, normal banka faizlerinin kat be kat üzerindedir: yüzde 45-50 dolaylarında. Krediler genellikle STÖ’ler eliyle dağıtılmakta, genellikle krediden yararlanan kooperatifin ürünlerinin pazarlamasını da yapan STÖ, aynı zamanda bankaya karşı kredinin geri ödenmesi konusunda garantör pozisyonunu üstlenmektedir. Kredilerin geri ödemeleri, banka ödemelerinden çok daha sıktır; haftada bir, hatta kimi zaman iki kez. Böylelikle, yüzde 95’lerde seyreden geri dönüş oranı ve yüksek faiz getirisiyle mikrokredi, finans devlerinin de ilgisini çekmeye başlamış, Citygroup, Deutsche Bank şimdiden alana el atmışlardır. Türkiye’de ise, yalnızca mikrokredi alanında faaliyet gösterecek bir banka kurulmasına ilişkin yasa tasarısı, Meclis gündemine geleceği günü bekliyor. Yoksulluğun “neo-liberal” çözümü mikrokredi, serbest piyasa sistemi açısından da “ballı” getiriler sağlamakta. Yoksulların yoksulluktan kurtulabilme “ihtimali”nin maliyetini yoksulların sırtına yükleyen sistem,bu yolla üretken hâle gelebilecek marjinal kesimleri -yine çok düşük maliyetlerle- piyasaya dahil etmiş oluyor. Bu kesimler genellikle hane temelinde, çok düşük gelirlerle çalışmaya razı olduklarından, ürünlerini ucuza kapatıp yüksek bir kâr marjıyla pazarlanması, işin cabası… [Bu durum özellikle organik tarım, yerel el sanatları vb. alanlarda gözlemlenmekte; pek çok STÖ, bu gibi “alternatif” ürünleri pazarlarken bir yandan “çevreci”, “yerli (ya da kadın) hakları savunucusu” görüntüsünü kimseye kaptırmazken, bir yandan da tatlı kârlar devşirebiliyorlar.] Peki mikrokredinin hedef kitlesine, yani yoksullara getirisi ne? Bir yoksullukla mücadele programı” olarak sunulsa da, mikrokredi projelerinin hedefleri arasında tüm sosyal güvenceleriyle birlikte düzenli bir istihdam yaratmak gibi bir kalem bulunmuyor. Proje, daha çok enformel sektörü düzenlemeyi hedeflemekte. Küçük kredilerle “belini doğrultabilen” az sayıdaki yoksul girişimci ise, piyasanın dalgalanmaları karşısında en savunmasız kesimi oluşturuyorlar. Örneğin ürünlerine talep düştüğünde, geçimlik üretimlerini de çoğunlukla terk etmiş olduklarından, açlık sınırının gerisine düşmeleri işten bile olmuyor. Ve nihayet mikrokredi, kadınların iş yükünü ve borcunu arttırırken, elde ettiği geliri bağımsızca tasarruf edebilmelerini güvence altına almıyor. Kredi dağıtımında kadınlara öncelik tanındığından, erkekler karılarını ya da kızlarını borç yükü altına sokup iş yüklerini arttırırken, gelire pekala el koyabilmekteler. Bu “dahiyane” fikrin toplumsal cinsiyet rollerini dönüştürmede etkili olabileceğini öne sürmek, zor. Geriye kalıyor bir “Kül Kedisi” masalı… İnşaat işçisinden türkücü, varoş delikanlısından futbol yıldızı, köylü kızın manken, mahalle bıçkınından Mafya babası yaratan türden… Oysa dünyada yoksulluğu alt edebilmenin çok daha dolambaçsız bir yolu var. Bugün Kuzey ülkeleri Afrika, Latin Amerika ve Doğu Asya ülkelerinin dış ticareti karşısında uyguladıkları korumacı tedbirlerden vaz geçseler, ya da borç faizlerini silseler, dünya yoksulluğu büyük ölçüde giderilebilir. Günümüzde Güney ülkelerinin ihracatındaki yüzde 1’lik bir artışın, 128 milyon kadın ve erkeği açlıktan kurtaracağı hesaplanmakta. Özetle, “mikrokredi gibi uygulamalar, kamusal çözümlerin yerine bireysel çözümlerin öne çıkmasının araçları ve/veya göstergeleri. (…) Dünya malının yarısının nüfusun yüzde 2’sinin elinde olduğu, diğer taraftan insanlığın yarısının dünya servetinden aldığı payın yüzde 1 olduğu bir düzende, meseleyi mikrokredi ile mi çözeceksiniz? Dalga mı geçiyorsunuz?”[11] PEKİ YA NEDEN? Evet, “yoksullukla mücadele” söylemi, neo-liberal kapitalizmin elinde dünya yoksulluğunun gerçek nedenlerini gözlerden gizleyen ideolojik bir araca dönüşmüştür. Şu hâlde gelin, ne modernleşmecilere, ne de “yoksullukla mücadele edenlerin” söylemlerine prim vermeden, yeryüzü kadınlarının yaşamakta olduğu acıların, şiddetin, kırımın, yoksulluğun, ayırımcılığın gerçek faillerini ortaya çıkartmaya çalışalım. Öncelikle, birbirleriyle bağlantılı iki saptama yapalım. Kadınların eşitsizliği bugünün, yani kapitalizmin ürünü değil, kökleri tarihin derinliklerine inen, izi atayanlı kabile/ aşiret toplumlarına dek sürülebilecek bir görüngüdür. Çoğunlukla dışevlilikçi olan bu tip toplumlarda kadınlar hem soyun sürdürümünde, hem de kabilenin geçimi açısından asli önem taşıyan faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde (tarımsal görevler, hayvancılık) hayatî bir rol oynamaktadır. Kabilenin denetimi yaşlı erkekler grubunun elindedir; ve soy/nesep toplumun sürdürülmesinde kritik bir işlev gördüğünden, kadın cinselliğinin denetimi önem kazanmaktadır. Böylelikle kadınlar üzerindeki tahakkümün henüz “sınıflı” olarak nitelenemeyecek atayanlı kabilelerde biçimlendiği ileri sürülebilir. İkinci saptama ise şu: Tarihte tahakküm ve sömürüye dayalı tüm toplumsal ilişki türleri, bir sınıflı toplum biçiminden diğerine, biçim değiştirerek de olsa devredilir. Yani Asyatik, köleci, yarı-feodal ya da feodal tüm sömürü sistemleri, kabile toplumlarının bağrında biçimlenmiş olan bu eşitsizlik biçimini devralarak yeniden biçimlendirmişlerdir. Ama kadınların eşitsizliği sorunu en çapraşık biçimini kapitalizmde edinecektir. Şu hâlde yeniden vurgulamalı, kadınların eşitsizliği kapitalizmin bir ürünü değil, deyim yerindeyse, bir “girdi”sidir. Kapitalizm kendisini önceleyen sistemlerden devraldığı diğer eşitsizlikler -kır-kent eşitsizliği, etnik-dinsel azınlıklar, bölgeler arası eşitsizlikler, yöneten-yönetilen eşitsizliği…- gibi, kadın-erkek eşitsizliğini de kendi işlerliği doğrultusunda dönüştürerek içselleştirmiş/ işlevselleştirmiştir. Yükselen kapitalizmin devraldığı kadınlık manzarası, kadınların ikinci sınıf varlıklar olarak konumlarının dinsel buyrultularla tescil edildiği, kamusal alandan, yani iktisadî, siyasal, toplumsal karar alma süreçlerinden dışlandıkları, beden ve cinsellikleri üzerinde ağır bir denetim ve tahakkümün sürdürüldüğü bir sahnedir. Ve “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” şiarıyla tarih sahnesine çıkan burjuvazi, kadınların aklî ve fiziksel kapasitelerini bizzat Aydınlanma filozoflarının kaleminden inkâr etmektedir.[12] Kapitalizm boyunca kadınların her türlü kazanımı, kanları, canları pahasına elde ettiklerinin, taşlanan, hakaretlere uğrayan, hapislerde sürünen İngiliz Sufragette’ler, giyotinde can veren Fransız Olympe de Gouge tanığıdır… Ne ki kapitalist sistem içerisinde kadınların kazandığı her hak, yeni ve farklı eşitsizliklere dönüşecektir. Böylelikle, örneğin mülk edinme, eğitim görme, çalışma, sosyal güvence, seçme ve seçilme gibi hakları kazanmış olmaları, kadınların dünyadaki mülklerin yalnızca yüzde 4’üne sahip olmalarına, eğitim düzeylerinin erkeklerin gerisinde seyretmesine ve “kadınca” alanlara yöneltilmesine, en düşük gelir ve prestijli işlerde yoğunlaşmalarına, erkeklerle ücret farklılığının en iyi koşullarda yüzde 15-20 düzeyinde seyretmesine, siyasal karar mekanizmalarındaki temsillerinin vitrin değerinin üzerine çıkamamasına, eril şiddete uğramalarına, ev işleri ve çocukların bakım yükünü hemen tümüyle üstlenmelerine engel oluşturmamıştır. Bir başka deyişle sistem, devraldığı eşitsizliği boyutlandırarak sürdürmektedir. Çünkü öncelleri gibi kapitalizm de bir kaynak aktarma rejimidir: emekçilerden patronlara, azınlıklardan hakim gruplara, Güney ülkelerinden Kuzey’e, kadınlardan erkeklere aktarılan kaynakların giderek azalan sayıda elde yoğunlaşması, bir sistem mantığıdır. Kadınların özgürleşmesi ise, öncelikle bir “kaynak” sorunudur: Kadın emeğine vasıf kazandırmak, eğitimi gerektirir. Çocuk, yaşlı ve hastaların bakımı ve ev işlerini bedelsiz üstlenen kadınların bu işleri yapmaması, sosyal harcamaların artması anlamına gelecektir. Çünkü bunlar piyasanın üstlenebileceği işler değildir: yaygın bakımevleri, çamaşırhaneler vb., yani ev içi hizmetlerin sosyalleştirilmesi kâr mantığıyla “rantabl” gözükmemektedir.[13] Kadınların, tüm kadınların insan onuruna layık bir gelir düzeyi ve çalışma koşullarıyla istihdamı, serbest piyasa ekonomisine aykırıdır: hem istihdamın genişletilmesi, hem ücretler düzeyinin yukarı çekilmesi, hem de emek kesimine yönelik diğer sosyal harcamaların (sosyal güvenceler) katlanmasını getirir. Bu nedenle, hatırlayın, SSCB’nin tasfiyesi sürecinde ilk vazgeçilen sosyal alanlardan biri, kadınların istihdamına sağlanan destek olmuştu… Kadınların simgesel değil de, gerçek anlamda her düzlemde (yerel, bölgesel, ulusal, uluslar arası) siyaset sahnesinde boy göstermesi, siyasal rantın paylaşımında paydaş sayısını arttıracağı için her yerde dirençle karşılanmaktadır: Fransa’da bir kadının, Segolene Royal’in Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasının kendi partisi (Sosyalist Parti) dahil olmak üzere yarattığı fırtınalı tartışmalar, hatırlarda… Dahası, topyekûn bir kadın kurtuluşu perspektifi, tüm bir zihniyet sisteminin dönüşümünü gerektirmektedir. Bu, tüm bir toplumun rehabilitasyonu anlamına gelir. Bu ise, en basitinden kadın bedenlerini metalaştırmaktan çıkarmaya yönelik bir girişimi gerektirecektir. Örneğin otomobil lastiği reklamında kadın bedenlerini kullanmaktan vazgeçilmesini… mankenlerin, artistlerin medyanın ilgi odağı olmaktan çıkartılmasını… devasa pornografi ve fuhuş sektörünün sökülüp atılmasını…[14] Topyekûn zihniyet dönüşümünün bir başka ayağı ise, tüketim toplumu tuzağının birincil hedefi olan kadınların tüketim köleliğinden çıkartılması olacaktır. Evet, evet; kadın bedeninin her santimetre karesi, kozmetik firmaları tarafından sömürgeleştirilmiş durumda. Tenimizin, saçlarımızın her bir milimetre karesi için yüzlerce marka dolaşıyor piyasada: kırışık giderici, nemlendirici, besleyici kremler, inceltici ürünler, far, rimel, eye-liner, dudak parlatıcı, ruj, dudak kenarı çizici, şampuan, saç kremi, jöle, oje, tırnak cilası, oje silici, yaldız, tüy dökücü, nasır giderici… Ve de kadınları en iyi aşçı, en süper temizlikçi, en titiz anne, en baştan çıkartıcı yosma… olmaya çağıran milyonlarca ürün… Çok değil, 20 yıl öncesinde bir torba arap sabunu, bir kalıp beyaz sabunun gördüğü işi, günümüzde yüzlerce ürün karşılıyor: deterjanlar, yağ sökücüler, halı şampuanları, parlatıcılar, kireç gidericiler, koku vericiler, koku gidericiler, cilalar… Özetle, çağımız kapitalizminin, yani tüketim kapitalizminin hedef tahtasında “önce kadınlar ve çocuklar” yazılı… Hâl böyle olunca, sistemin kadınlar adına sahiplenebileceği tek “özgürlük projesi”, tüketmek, daha çok, daha sınırsız tüketmek olabilmektedir ancak… Günümüz kapitalizminin bir avuç Çok-uluslu Şirketin tüm yeryüzü üzerinde, hem doğal hem de insanî kaynaklar üzerinde sınır tanımayan bir yağmaya dönüştüğü biliniyor. Neo-liberal kapitalizm, bırakın kadınlar için yeni sosyal harcamaları göze almayı, emekçilerin kazanılmış haklarını sıfırlamak, özelleştirmeler aracılığıyla istihdamı daraltmak, çalışmayı esnekleştirerek, örgütsüzleştirerek ve informelleştirerek maliyetini daha da düşürmek peşindedir. Kıran kırana rekabet, güvencesizleştirme, yerinden etme, köksüzleştirme üzerine kurulu ethosunu tüm dünyaya dayatırken, kadınların toplumsal konumuna ilişkin dayanışmacı, eşitlikçi bir zihniyeti biçimlendirme misyonunu nasıl üstlenebilir? Töre cinayetlerine dertlenen ikiyüzlülük, kadınların 10 YTL’ye bedenlerini satışa çıkartmasını, gencecik kızların cep telefonu kontörü karşılığında fuhuş yapmalarını edepsiz bir suskunlukla karşılıyor. Kadınların dayak yemesine yanıp yakılan utanmazlık, 8-12 yaş arasındaki kız çocukların sipariş üzerine eve teslim edileceği katalogların internetten yayınlanmasına ses çıkartmıyor. Hatta buna “serbest piyasa gereği” diye alkış tutuyor! Kadınlar bedenlerinin her bir santimetre karesini, emek güçlerinin son katresini, bilinçlerinin her köşesini sömürgeleştiren böyle bir sistem içerisinde mi özgürleşecek? “Haydi canım, sen de!…” “BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN!” KADINLAR İÇİN DE… Demek ki sorun, geleneklerden sıyrılma, modernleşme, okuma-yazma seferberlikleri, mikrokredi destekleri vb. ile üstesinden gelinebilecek gibi değil. Kadınların özgür, eşit bireyler olarak yaşamın her alanında varolabilmesi, toplumsal karar alma mekanizmalarına katılabilmesi ancak başka bir toplum tasarımında mümkün olabilecektir. Ancak yeryüzündeki yaşamın sürdürülebilirliği, farklılıklar ve çeşitliliğin meşruluğu, gerçek ve eşitliğe dayalı bir barış, insanlar arasında kör rekabete değil de kardeşlik ve dayanışma fikrine dayalı bir sosyalizm, kadınların potansiyellerini sınırsız ölçüde geliştirme olanağı sağlayabilecektir. Umarım bu sözlerimden, sosyalizmin kadınları otomatik olarak kurtaracağı, ya da kadın mücadelesinin sosyalizme dek ertelenmesi gereği sonucu çıkartılmaz. Erkeklerin binlerce yıllık iktidarın (“ataerki”) kendilerine sağladığı konforlardan kendiliğinden vazgeçmesi beklenmemeli. Çünkü iktidar yalnızca devlet düzleminde gerçeklenen makro ölçekli bir görüngü değildir; iktidar ilişkileri gündelik yaşamımızın kılcal damarlarına sinmiştir. Onları içselleştirdiğimiz için, farkına varmayız çoğunlukla. Örneğin gecenin yarısında, bebek ağladığında kalkması için karısını dürtükleyen bir erkek, sosyalist de olsa, bir iktidar uygulayıcısıdır. Kız arkadaşının lafını sürekli ağzına tıkayarak onun kendisinin sessiz hayranlığına mahkûm kılan solcu delikanlı da öyle. Ya da yemek zamanında önüne konulmadığı için hır çıkartan koca; yanından geçen kadının kalçasına çimdik kondurmayı kendine hak bilen mahalle bıçkını; yan dairede oturan bekar kadının eve erkek misafir kabul etmesine bozulan “namus bekçisi” bakkal; kendisi gün boyu toplantı, eylem, afişleme, miting koştururken kadından evi temiz, yemekleri hazır, çocukları tok tutmasını bekleyen militan… Bunların hepsi, ataerkil iktidarın paydaşlarıdır. Ve toplumsal iktidardaki paylarını elden çıkartmada hiç de istekli değildirler. Toplumsal muhalefet organlarına, sol partilere, derneklere, sendikalara bir göz atın. Hemen hepsinin yönetim organlarında kadın temsili, acınacak düzeyde.[15] Bir yandan erkekler bu pozisyonları kadınlara kaptırmada gönülsüz davranıp kadın adayların önünü kesmekte. Ama daha da önemlisi, iş ve ev yükü arasında kısılmış kadınlar, bu tip faaliyetlere zaman ayıramamakta, politika yapmanın eril tarzına ayak uyduramadığından özgüven eksikliği duymakta, sendika, parti, dernek vb. faaliyetlerine ayırdığı vakti ev işlerinden, çocuğundan çaldığı düşüncesiyle suçluluk hissetmekte… vb.dir. Dolayısıyla, kadınların ataerkinden özgürleşmesi sorunu, salt kadınlara yönelik toplumsal desteklerin arttırılması sorunu değil, aynı zamanda erkeklerle kadınlar arasındaki mikro-iktidar ilişkilerinin tasfiyesi, gündelik ilişkilerde, mahrem hayatta köklü bir dönüşümün yaşanması sorunudur. Bu, tahakkümde kadınlar bir tarafı oluşturduklarından, kadınlar tarafından yürütülecek bir uğraştır - bir başka deyişle bir kadın hareketini gerektirir. Hayatın her alanında maruz kaldıkları ayırımcılık ve eşitsizliğe karşı duran tekil kadınlara destek olabilecek ve topluca karşı durmaya zemin oluşturabilecek bir kadın hareketini… Böyle bir hareket, kadınların devasa boyutlardaki sorunlarına, kuşkusuz bugünden yarına köklü çözüm getiremez; ama bizlere ev hapsinin, toplumdaki ikincil konumumuzun bir yazgı olmadığını kavratacak, zedelenmiş özgüvenimizi kazanmamızın önünü açacak, yalnız olmadığımızı gösterecek ve toplumsal mücadele süreçlerinde kadınların konumu sorununu sürekli gündemde tutmayı olanaklı kılacaktır. Hiç kuşku yok ki kadın hareketi, kadınların içerisinde tecrit olacağı bir “kadın varoşu” değildir. Hedefi, kadınların hayatın her alanına aktif ve dönüştürücü, kendilerine güvenen özneler olarak katılmalarını sağlamaktır. Sözümü şöyle tamamlayayım: Kapitalizm bir yanda sömürülenlerin, ezilenlerin, bir yanındaysa sömüren ve ezenlerin yer aldığı dinamik bir denge(sizlik) hâlidir. Adına ister “demokratikleşme” denilsin, ister “sosyal haklar”, ister “kadın hakları” ya da “toplumsal devrim”, ezilen-sömürülenler lehine biçimlenecek her durum, onların örgütlü g,ç ve mücadelelerine bağlıdır… 11 Mart 2007 09:37:35, Ankara. [1] Elbert Hubbard. [2] Zeynep Nuhoğlu, “Küresel Erkek Suçları”, Express, No:2006/8, 62, Haziran 2006, s.32. [3] “Hindistan: Kadın cehennemi”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2006, s.11. [4] Zeynep Oral, “Yoksulluk ve Şiddet İlişkisi...”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2006, s.8. [5] Hayfa Zangana, “Iraklı Kadın Saddam’ı Arayacak Hâlde”, The Guardian, 6 Mart 2007. [6] “Liberyalı Yorgun Savaşçı Kadın Şefkatine Muhtaç!”, Radikal, 1 Şubat 2007, s.2. [7] Şükran Soner, “Kölelik; Kadınların Çalışma Düzeni”, Cumhuriyet, 2 Ekim 2006, s.6. [8] Tuğba Tekerek, “Her 100 Kadından Sadece 1’inin Güvencesi Var”, Milliyet, 16 Ocak 2007, s.6. [9] Orhan Erinç, “Kadınlarımızın Durumu...”, Cumhuriyet, 4 Aralık 2006, s.7. [10] Zeynep Oral, “Sayılar Neyi Söyler?”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2006, s.8. [11] Nuray Mert, “Neoliberalizmin Nobel alışı”, Radikal, 14 Aralık 2006, s.6. [12] “Kadınları duyular yönetir, zihin değil,” diyordu Diderot. “Kendi içinde korkunç kasılmalara açık, yılmaz bir organ barındırır… Kadının kafası, öldüklerinde bile duyularının dilini konuşmaya devam eder.” Ve Voltaire de ekliyordu: “Fizik olarak kadın, fizyolojisinden ötürü erkekten daha zayıftır. Kadınları güçsüzleştiren periyodik kanamalar ve bunların bastırılmasından kaynaklanan hastalıklar, gebelik süresi, bebekleri emzirme ve onlara bakma gereği, kol ve bacaklarının inceliği, onları kuvvet ya da dayanıklılık gerektiren işlere uygunsuz hale getirir.” (Michèle Crampe-Casnabet, “Onsekizinci Yüzyıl Felsefesinin bir Örneği”, Kadınların Tarihi, cilt III, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2005) [13] Örneğin, “neoliberal” AKP hükümetinin 2007-2009 Dönemi Yatırım Programı Hazırlama Rehberi’nde yer alan bir hüküm: “2007 yılında güvenlik nedeni ve işin yürütülmesi açısından mutlak zorunluluk bulunmaması hali dışında lojman, memur evi, kamp, kreş, misafirhane ve benzer sosyal tesis yatırımı başlatılmayacaktır. Çok zorunlu haller dışında mevcut tesislerin bakım ve onarımları için ödenek tahsis edilmeyecektir.” Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu ise (11 Aralık 2006 tarihli Radikal’de) şu açıklamayla özel sektörü de bu “yük”ten kurtarma niyetini açığa çıkarmakta: “Çok sayıda işçi çalıştırana mükellefiyet vermişiz, kreş yap, spor sahası yap demişiz. Bu, işletmeye büyük yük getiriyor. (…) İşletmelerin sırtından bu yükleri alma düşüncemiz var. Bunları inşallah, 2007 yılı içerisinde kamuoyuyla paylaşacağız.” (Gülay Toksöz, “Kadın İstihdamı”, Radikal İki, 31 Aralık 2006, s.7) [14] “Erkek kapitalist dünyamız, kadınları, özellikle de yoksul kadınları yerli ve uluslararası pazarda sürekli ‘dolaşan’ bir mala dönüştürmek üzerine kurulu. Seks ticareti de en büyük pazar haline geldi. Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki fakir kızlar Avrupa ve Amerika’daki zengin ülkelere satılıyor. Yıllık kârı trilyonlarca dolarla ölçülen bu pazar, silah ve uyuşturucu ticaretinden hemen sonra geliyor. Bu ticaret, ABD, İsrail ve Avrupa ülkelerinin Ortadoğu ülkelerine ve diğerlerine açtıkları savaşların alçaklığıyla daha da iğrençleşiyor. Fakir kadınlarsa, ‘kölelerin kölesi’.” (Nevval el Saadavi, “Kadın, kapitalizmin en büyük kurbanı”, Radikal, 8 Mart 2007, s.12.) [15] “Çalışma Bakanlığı verileri işçi, işveren ve memur sendikalarının yönetimlerinin erkeklerin egemenliğinde olduğunu ortaya koyuyor. Bakanlık istatistiklerinde, işçi, işveren ve memur sendikalarının zorunlu organlarında geçen yıl görev alan yöneticilerin cinsiyet ve işkolları itibarıyla dağılımına yer verildi. Bu verilere göre, 96 işçi sendikasında üçünün başında kadın başkan görev yapıyor. Bu sendikalar dokuma, ağaç ve kara taşımacılığı işkollarında faaliyet gösteriyor. İşçi sendikalarındaki görev alan toplam 489 yönetim kurulu üyesinden 19’u, 284 denetim kurulu üyesinden 19’u, 331 disiplin kurulu üyesinden 10’u kadın. (…)Memur sendikalarında görevli 315 yönetim kurulu üyesinden 26’sı, 177 denetim kurulu üyesinden dokuzu, 182 disiplin kurulu üyesinden 11’i kadın.” (“Sendikalarda Bile Kadının Adı Yok”, Radikal, 16 Ocak 2007, s.13.)

Perşembe, Mart 08, 2007

Kadına yönelik pozitif ayrımcılık mı dediniz?

Yandaki resim geçtiğimiz hafta Hürriyet gazetesinde "Pozitif Ayrımcılık" başlığı altında yayınlandı. Gazetenin Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumunun 22 Şubat'taki toplantısında bakanın en önde altın varak görünümlü bir tahtta, tamamına yakını erkek olan il müdürlerinin de arkasında dizi dizi oturmasını kadına yönelik pozitif ayrımcılık olarak yorumlaması çok ilginç geldi doğrusu. Ancak son derece ilginç bulduğum bu durumu günü manidar kılması amacıyla bugün gündeme almayı daha uygun buldum.

Nedense bu fotoğraf Hürriyet'in aksine bana "pozitif ayrımcılık"tan ziyade negatif olanını çağrıştırdı. Düşündüm ki Çubukçu kadın değil de erkek olsaydı bakanlık makamını dolduruyor olması münasebeti ile müdürlerden ayrılarak tahta oturtulmayacak mıydı? Bal gibi oturtulacaktı. Protokol mensubu en üst düzey katılımcı olarak cinsiyeti ne olursa olsun diğer katılımcılardan ayrı oturtulacağı aşikar bir durum. İşin daha ilginç ve vahim olan noktası bakanın değil arkasındakilerin yansıttığı profil bence. Çocuk bakımını, aile dirlik ve düzenini sağlama rolünü tümüyle kadına atfettiğimiz toplumumuzda çocuk esirgeme kurumlarının, yaşlı bakım evlerinin, özel anaokulları ve özel eğitim merkezlerinin bağlı bulunduğu sosyal hizmetler kurumunun bile il müdürlerinin neredeyse hepsinin erkek olması toplumsal bağlamda "kadının" yerini anlamamız açısından çok düşündürücü bir tablo. Bu kurumlarda hal böyleyse diğer devlet kurumlarında durum nasıldır acaba diye sormadan edemiyor insan?

Evet rakamlar ortada.İki günden beri hangi haber kanalını açsak karşımıza çıkıyor kadının ülke ve yerel yönetimlerdeki konumu, devlet kurumlarındaki pozisyonu, iş hayatına katılımı. Rakamlar pek çok Avrupa ülkesinin altında. Bizdeki durum hiç iç açıcı değil, zaten büyük bir bölümünde kız çocuklarının eğitim almasına bile gerek görülmeyen, şiddetin doğal nesnesi olarak kabul edilen, en okumuşundan en cahiline kadar kadını "ev hanımı" ve "anne olma" kalıpları dışına çıkartamayan böylesi ataerkil geleneğe sahip bir ülkenin kadınlarının temsiliyet gücünün bulunduğu yönetimlerin olmasını beklemek fazla polyanacılık olurdu. Ancak kendilerini medeniyet neferi ilan eden ülkelerde de durumun iç açıcı olmadığını görmek gerçekten üzücü.

Dünyanın pek çok yerinde kadın daraltılmış rollerin içinde belli kalıplara sokulup kalmış. Erkek yönetip, kuralları koyup kendi sistemini belirlerken kadın da ya evinde hizmet eden, bakım veren ya da sokakta eğlendiren, kendi çapında üreten kalıbına sığdırılmış.

Ya başarılı bir erkeğin arkasında konumlandırılmış ya da hemcinslerinin yapamadığını başaran kadınlar erkek egemen düzenin gereklerine uydurularak erkeksileştirilmiş. Bilim yapmaya çalışan kadınların özellikle pozitif bilimlerde yaşadıkları ayrımcılık nedeniyle cinsiyet değiştirerek kendine yer edinmeye çalışması, buna zorunlu bırakılması ne kadar acı. Bilimin önemli bir güç unsuru olduğu gerçeğinden yola çıkarsak kadınların bu alanda da bastırıldığını söylemek çok yanlış olmayacaktır. Sahi Curi dışında kaç pozitif bilimci kadın aklımıza geliyor bir anda?

Çeşitli alanlarda başarı kazanan, kendisini ispatlayan hemcinslerimizden kaçı kadın gibi kadına benziyor biyolojik temelleri dışında? Çoğu düzenin trenine binmiş, erkeksileşmemiş mi? Feminen görünen, feminen düşünen, hal ve haraketleri "kadınsı" olan kaç yazar, kaç politikacı, kaç akademisyen, kaç yönetici, kaç sporcu var etrafımızda? Kadın olma durumunu sonuna kadar yaşayan ve ortaya koyan, alanında başarılı birini "ciddiye alma hususuna" kadın olarak bizler de şüpheyle yaklaşmıyor muyuz? Bu duruma sevineceğimize içimizdeki erkeğin sesine kulak verip aşağılayıcı bir tonda "kadınlığını kullanarak bir yerlere gelmiştir." demiyor muyuz? Oyunun kural koyucularından olmak yerine neden koyulmuş kuralları kabullenip oyuna kaldığı yerden devam etmeye çabalıyoruz?

Üstümüze yapıştırılan "içgüdüsel olarak anne", "duygusal", "mantık fakiri", "sinsi", "nankör", "güçsüz", "narin", "konuşkan","saçı uzun aklı kısa" arkekik etiketlerimizden kurtulmak yerine bunları benimseme ve sonraki kuşaklara benimsetmeye çalışanlar yine biz kadınlar değil miyiz?

Kadın hareketinde bile söylemlerimiz erkek egemen bir dili yansıtmıyor mu? Düzenin dili yerine kendi dilimizi inşa etmediğimiz sürece oyunun kural koyucusu olmak yerine file bekçisi olmaya devam edeceğiz. Amacımız yeni bir egemenlik anlayışı oluşturmak değil eşitlikçi bir düzen inşa etmek olmalı.

Sakalı olmadan da dinletebilecek sözü olan, düzenin çarkına çomak sokacak cesareti olan, üretken, ürettiğini paylaşan kadınlarımızın; işinde, tarlasında, evinde emek veren tüm kadınlarımızın dünya emekçi kadınlar günü kutlu olsun.

Red dergisinden Hakan'a bu son derece manidar, cuk diye oturan fotoğraf için teşekkürler.

Salı, Mart 06, 2007

Kenanım, Evrenim bir başkadır benim memleketim...

Paşaların paşası Evren geçtiğimiz hafta bir demeç verdi ve kızılca kıyamet koptu. Evren'in "Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir" sözü ve bu eyaletlerin hangi il merkezleri etrafında toplanacağına ilişkin öngörüleri siyasetçi ve gazeteci-yazar camiasından pek çokları tarafından mesnetsiz olarak nitelendirildi. Bazıları Evren'in yaşına bazısı başına verdi, bazısı darbeci bir general olarak şimdi bunları söylemesine anlam veremediği belirtti, kimileri ise onun ülkeyi bölmek isteyenlerle işbirliği içinde olduğunu söyledi. İş birliği yaptığı iddia edilen güçler ise "paşa gönlü istemiş de söylemiş, size ne?" söyleminde demeçler verdi. Böyle durumlar karşısında Dünyanın sosyal olarak yuvarlak bir yapıda olduğu hissine kapılıyorum, zira 12 Eylül'ün şakşakçıları şimdi yere göğe koyamadıkları paşalarına bakın neler söylüyor, onu ne ile suçluyorlar. 12 Eylül sonrası politikalarını eleştirenler ise maşallah kucak kucağa sarılmış onunla Arjantin tangosu yapıyorlar.
Kendisinden, uygulamalarından ve söylediklerinden pek hazzetmesem de şu öngörüde bulunduğu muhtemel sekiz eyalet merkezinin kafamın içinde başka soru baloncuklarının oluşmasına neden olduğunu söylemeden ve bunları açıklamadan geçemeyeceğim. Düşündüm ki muhtemel eyalet merkezlerinin ülke yurttaşları arasındaki zihinsel temsilleri (kollektif imajları) bile onca yıldır bu ülkeyi bölmediğine göre, siyasi olarak eyaletlere ayrılması da Türkiye' nin bölünme sebebi olamaz. Bu illerin her biri kendi içinde bir eyalet hatta ve hatta ülke içinde ülke değil mi zaten?
İstanbul mesela. Ülkenin başbakanı bile İstanbul'a giriş çıkışların vizeye tabi tutulmasını önermemiş miydi yakın zamanlarda? Ben kendi ülkemde bir ile giderken vize almak zorunda kalacaksam nerede kaldı o üniter yapı? Hatta öyle ayrılmış ki İstanbul ülkenin kalanından, kendi içinde bile eyalete ayrılacak duruma gelmiş ülkenin kalanını tümden taşra sayarak.
Ankara başkent ama, Ankaralı gizli başkent İstanbul'un ezikliğini hala atamamış üzerinden. Dedik ya İstanbullu için İstanbul'un gerisi berisi taşra diye, Ankara da o taşra kentlerinden biri sadece, başkent olmanın avantajlarından nimetlenen. Ankaralı memnundur belki kendi halinden ama ülkenin kalanı onu pek kaba saba bulur, en nihayetinde Sincan havalarında memur şehridir ne de olsa.
İzmir'in kızı güzeldir havası da... ama güven olmaz ikisine de. Neden mi? E gavurdur ne de olsa, ne yapacağı belli olmaz. "Gavur İzmir" ya adı bir gün gelir yapar gavur gavurluğunu...
Adana dedin mi bir iki adım geride durur benim memleketlim. Adanalıdır, deli kanlıdır ne yapsa yeridir, sabah kahvaltısını ciğerle eder. Adli bir vaka gördü mü "bu işin içinde kesin bir Adanalı parmağı var" demeden edemez ülkemin insanı.
Erzurum dadaşlar diyarıdır. Ne Karslı sever Erzurumluyu ne de Erzurumlu Karslıyı. Erzurumlu-Karslı hikayelerini bilmeyeni de cahil cühela gözüyle görürler ülkemde.
Diyarbakır sosyal uçurumun en yoğun yaşandığı yoksul zengini bir kenttir.Sosyo-politik bir o kadar psikolojiktir. Ülkemin Diyarbakırlı olmayan insanı "Diyarbakırlıyım" diyen karşısında önce bir durur düşünür, en ufak haraketi karşısında aba altından linç sopasını gösterir.
Trabzonlu Temel'dir, Dursun'dur. Trabzon ise eğlencelik Laz fıkralarının fonudur. İnsanı merttir, çeviktir, sivri zekalıdır, ama bir o kadar da saftır, kandırması kolay olur.
Eskişehir bir Tatar kentidir. Kendi halinde, disiplinli ve samimidir. Sanırım ondan bir tek onları sever memleketlim.
Türkiye' nin her ili için çeşitli temsiller bulmak, orada yaşayan insanları nitelerken kalıpyargılara başvurmak mümkün. Kayserili'yi varyemez, Konyalı'yı molla, Antalyalı'yı hoppa addetmek de...Çorumlu ne yapıtıysa zamanında "senin bu yaptığını Çorumlu yapmaz" diye bir söyleyiş vardır yurdumda.Her il komşusu olan ille komşu değil sanki düşmandır. O yüzden bu memlekette yeni tanışılan insana "memleket nire?" diye sormak adettir. Çünkü "memleket" kavramı bütün bir yurdu değil soyağacının dayandığı varsayılan ili ifade etmektedir. Çünkü bu ülkede insanlar birbirini tanıma zahmeti göstermek yerine kentsel özellikleri bireye yüklemeyi ve bireyi o özellikler çerçevesinde kurgulamayı çoğu zaman daha çok tercih eder.
Diyorum ya ülkem bunca kalıpyargı bunca olumsuz sıfatlama arasında hala biraradaysa, mikro parçalarda klanlaşmamışsa belli bir beceriye ulaşabilmiş demektir. Muhtaç olduğu kudret zaten içinde vardır, kolayına bölünmez.

Pazartesi, Mart 05, 2007

SESsizlik.........

Bazen hiç konuşmaz, hiç yazmaz olur ya insan, o hiçlik pek çok şeyin ifadesidir belkide. Suskunluk değil, derin bir anlatıdır aslında.
Suskunluk bazen öfkeyi, bazen çaresizliği, bazen yalnizliği, terkedilmişliği, tükenmişliği, sözsüz kalmışlığı anlatır. Ya da dairesel bir döngüde kendisine gelecek sırayı bekleyişi, sabretmeyi anlatır...
Bir kaybı, bir kavuşmayı anlatır.Bazense sadece huzuru...Sessizlik de bir anlatıdır yaşamı kavrayan göbeğinden.
Karmaşık duygularla dolu bir sessizlikti yazmayışım. Yılgın bir plansızlık.Bir filmde heyecan doruktayken verilen ara...İşte şimdi yeniden açılıyor perde. Asi bir haykırışla başlıyor oyun "The show must go on!

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Cuore Sacro

Nasıl bir hırsla büyüyor nasıl bir hırs büyütüyoruz kendimizle birlikte? Doğada kalma mücadelesinin neresinde yolsuzlaşıyoruz? Bir ev, sonra daha büyük bir ev, bir villa; orta halli bir arabanın yerine daha lüksü, daha büyüğü daha gösterişlisi; bir elbise sonra bir yenisi, bir yenisi daha, eskimesine gerek kalmadan bir yenisi daha...Bir çanta, ihtiyaç duymasak da bir çanta daha; iyi bir iş, bir makam, bir ünvan...Tüm bunlar için daha çok para ve gözü dönmüş canavara doyurulması gereken yeni bir hırs daha...Hayat devam ettikçe bu listenin uzayıp gitmesi de mümkün görünüyor ta ki bir yabancı gelip yüreğimize dokunana, içimizdeki iyinin kıpırdanmasına yardımcı olana kadar. Bir yabancı gelip öncesinde bizim için önemli olan tüm maddi değerleri alt üst edene, güvendiğimiz insanların aslında sandığımız kadar güvenilir olmadığını anlamamıza yardımcı olana kadar.Yüreğimize dokunan o el, içimizdeki iyiliği, yalnız bırakılmış sevgiyi harekete geçirene ve bizi biz yapan tüm maddi öğelerden kurtulmaya hazır hale gelmemizi yani Mevlana'nın tabiri ile pişme kıvamına gelmemizi sağlayana kadar. Ferzan Özpetek, temel bir dürtü olan sahip olma hırsını modern dünyaya taşıyan insanoğlunun yüreğine "Kutsal Yürek"le tüm dinleri kucaklayan ilahi bir el uzatıyor. O eli kavramak sancılı bir bireysel ve toplumsal farkındalığa ulaşmayı sağlıyor. İnsanı insan yapanın oturduğu ev, bindiği araba, giydiği kıyafetlerin markasından öte şeyler olduğunu, ancak sahip olunan maddileri paylaşarak gönül yoksulluğundan kurtulabileceğini söylüyor Ferzan, ve ekliyor "Her insan iki yürek taşır bunlardan biri iyi diğeri ise kötüdür ve biri diğerini gölgeler. Eğer kişi kısa bir süreliğine de olsa iyi olan saklı yüreğin ışığını görebilirise onun kutsal yürek olduğunu anlar." Bu filmi geç olsa da izleyebildim. Henüz izlemeyip de benim gibi sarsılmaya, hakikat-i dumura uğramaya hazır olanlara tavsiye ederim.

Çarşamba, Şubat 14, 2007

Aşk' a...

Zordur bir aşkı taşımak hele ki omuzlarında değerlerin yükü varsa...
Zordur bir aşkı yaşamak hele ki üçüncü kişiler tarafından kuşatılmışsa..
Zordur bir aşkı paylaşmak araya sınırlar giriyorsa...
Ve zordur bir aşkı sürdürmek mantığın hapishanesine kapatılmışsa duygular.

"Mutlu aşk yoktur" der Aragon. Aşkı acıyla özdeşleştirerek. Acı kamçısıdır aşkın, açtığı yaraların ilacı ise sadece aşktır. Acı ve haz döngüsel bir etkileşimle aşkı vareder. Acının hazzı, hazzın bıraktığı acı...Olmadımı aşk da olmaz...

Aşk mutsuzluğu vaadeder, çelişkiyi, karmaşayı...Budur aşkı aşk yapan. Mutluluk vermez öznesine, verdimi o aşk değil başka birşeydir. Çünkü aşkın kaynağı kutsal bahçelerin yasak meyvelerinde gizlidir. Feda etmeyi gerektirir uğruna bir hayatı.Ki o hayat bazen bir cennete bedeldir.
Ve bir dişi ancak aşk acısı yaşadığı zaman "kadın" olur. Bedeli aşkı olsa da...

Bir Tavsiye: Bugün iki film birden kuşağı yapın ve Wong Kar Wai' nin "In the Mood of Love" ve "2046" filmerini izleyin. Aragon' un "Mutlu Aşk Yoktur" şiirinin görsel bir festivale dönüşünü izlemek aşkın acıyla bütünleşen hazzını yaşatacaktır. Bundan eminim.Not: Bu yazı bir dosttan ilham alınarak yazılmıştır.

Salı, Şubat 13, 2007

Küresel Isınma,Castro,Düdüklü Tencere ve Bizimkiler

Dünya şu sıralar en çok Küresel Isınmayla beraber gelen iklim değişikliklerini ve bu değişiklerin doğal sonucu olan kuraklık, sel ve fırtına gibi felaketler üzerinde tartışıyor. Bilimsel platformlarda kıyamet saati yeniden ayarlanırken, belgesel yapımcıları ve bu konuyu kendine dert edinmiş bazı politikacılar ayarlanan saatte akreple yelkovanın kavuşma anına kadar geçecek sürede biz insanoğlunu bekleyen felaketleri bir bir gözler önüne seriyor. Konu öyle bir hale geldi ki artık bayanların kabul günlerinde, kahvehane muhabbetlerinde, rakı sofralarında dahi dillendirilir, hatta ve hatta hararetlendirilir oldu. Laf aramızda dünya hararet yapmış gidiyorken dost meclislerinde "Ne olacak bu dünyanın hali?" dememek ve üstüne bolca hayıflanmamak Türkiye insanına pek yakışmazdı.
Dünya ve tabi ki Türkiye bu möhim konu ile çalkalır, haber programları bangır bangır küresel ısınmayı bağırırken ülkemizin mukaddes politikacıları da büyük bir cengaverlikle bu ehemmiyetli konuya bir el atıverdi. Çevre ve İklim politikaları konusunda üzerine düşen tüm görevleri yerine getiren enerji, çevre ve tarım bakanlarımız bir araya gelerek son olarak halkı bilinçlendirme ve uyarma görevlerini de yerine getirmek sureti ile Türkiye' nin alabileceği her türlü önlemi almış oldu. Bu önlemler çerçevesinde halkım artık dişini fırçalarken, traş olurken ve yıkanırken muslukları mümkün mertebe kapatacak, bulaşıkları elinde değil makinada yıkayacak, çamaşırları ön yıkama yapmadan yıkarken çiçekleri ve bahçeleri de damlata damlata sulacayak ve en önemlisi yemeklerini artık DÜDÜKLÜ TENCEREde pişirecekti. Çünkü düdüklü tencere az zamanda az enerji ile çok yemek pişirebilme kabiliyetine sahip bir araçtı ve hanımlarımızın küresel dünyamızın ısısı için yemeklerinin ısısını ayarlaması en önemli tedbirlerin başında geliyordu. Kaybedeceği milyon dolarları göz önünde bulundurup Kyoto Protokolüne imza atma cesaretini gösteremeyen, Yatağan'ı duman altında boğduran, Gökova ve Amasra gibi Cennet mekanlara termik santrali layık gören, Akdenizin en güzel yerlerinden birine Nükleer santral yapılmasını destekleyen, rüzgar ve su gücü yönünden Avrupa'nın en zengin ülkelerinden birinde güneş, su ve rüzgar gibi en has enerji kaynaklarını değerlendirmeyip kömür ve petrol gibi alternatiflerini has enerji yerine koyan, sanayisinin kullandığı doğal gazını ihraç eden hükümet(ler)imiz her türlü politik ve dolayısıyla stratejik önlemi alması nedeni ile 2005 yılında Gominist diye beğenmedikleri Küba lideri Castro' nun düdüklü tencere kampayansını ülkemiz için önemli bir tedbir olarak görmüş olacak ki bunu basın ve yayın organları ile halka duyurmakta bir sakınca görmemiş.Evet ben de bu kampanyaya destek veren bir çevreci olarak diyorum ki:
Türkiye Kyoto protokolüne imza at!
Türkiye termik ve nükleer santrallere hayır de!
Türkiye dışa bağımlı bir enerji politikası istemediğini haykır ve en önemlisi " Yemekleri düdüklü tencereye doldur, küresel ısınmayı durdur!"

Çarşamba, Ocak 31, 2007

Bir fotğrafın çağrıştırdıkları...

Okumayı bilene bir fotoğraf aslında çok şey anlatır. Yalnız görüneni değil onun arkasına gizlenenleri de fısıldar.
Bu fotoğraf halkımın ne kadar yaratıcı olduğunu ap açık gösteriyor, hatta fazla açık saçık. Yaratıcılığının iki bacağın arası, belin aşağısı gibi bölgelerde sıkışıp kaldığını, geniş dünya görüşü ve nesneler üzerindeki manüpülasyon becerisinin "t" harfini ortadan kaldırmak ve karşısına geçip eğlenmekten öteye gidemediğini de.
Bu fotoğrafa bakıp da beyaz bere satışlarını patlatanları; Samastları, Hayalleri bizim çocuklar diye bağrına basanları; maçlarda birbirine etnik ayrımcılık kokan sloganlarla saldıranları; bir bardak suda fırtına koparan linç budalalarını; gördüğü her dişi mahlukatta orasını burasını karıştıran, kendi karısını bacısını pencereye çıkartmayan ahlak zabıtalarını; internette alem yapan çocuk pornocularını; taşla, sopayla sokak hayvanlarına saldıran "Tosunları" görmemek elde değil. Yazık ki bunlar da bizim insanımız, halkımız. Aynı havayı soluduğumuz, aynı toprakları paylaştığımız vatanpaydaşımız.
Benim o yüce halkım böyle sığ eğlencelerden medet ummadığı, biraz okuyup biraz kafasını kullandığı, bilimi referans alıp değerlerini yaşattığı zaman bu fotoğraflar da anlamını yitirecek diye umuyorum. O zaman gülistanlık bir memleket olacak burası da işte o ne zaman olacak onu pek kestiremiyorum...

Cuma, Ocak 26, 2007

Burhan Altıntoplar Diyarı...

Burhan Altıntop.Hani şu Avrupa Yakası'nda seyrederken gülmekten karnımıza ağrılar girdiren adam, bir komedi dizisi için bulunmaz karakter. Adlerci bir bakışla yaklaşırsak aşağılık kompleksini grandiyöz hezeyanlarla bastırmaya çalışan biri. Taşralı olma ezikliğini üzerinden atamamış, küçük dünyaların, küçük hesapları peşinde koşan küçük insanı. Freud'a göre ideal beni ile gerçek beni arasında kaybolmuş, oral dönemle anal dönem arası bir yerde fikse olmuş nevrotik bir kişilik.
Burhan Altıntop, gülüp geçtiğimiz bir dizi karekteri. Oysa ne kadar da çok Burhan Abiler var çevremizde öyle değil mi? Grandiyöz hezeyanlarla dolaşan, kendini bilmez ne çok insan var çevremizde. Onlar gerçek, onlar bir şekilde bizim hayatımızda ve ne yazıkki çoğu zaman gülüp geçemeyeceğimiz kadar yakınımızda...
Bu şarkı tüm Burhan Altıntoplara gitsin: Sevemez kimse seni kendi sevdiğin kadar...
Not: Zor bir hafta oldu, herkese iyi haftasonları...Yağmur geliyormuş aman şemsiyeleri dikkatli kullanalım zira onlar parça tesirli bir silah olabiliyor.

Salı, Ocak 23, 2007

Gözün Arkada Kalmasın

Bugünkü Radikal' in internet sayfasının alt manşetinde Hrant Dink' in bir sözü alıntılanmış. Dink "Evet, gözümüz var toprağında bu vatanın. Gözümüz var ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için..." sözüyle çok şeyi özetliyor, pek çok şeyi anlatıyor aslında. O bugün vatan toprağının en dibine gömülüyor, sessiz ama öfkeli bir kalabalık eşliğinde.
Bu cinayette bir örgüt bağlantısının olmadığı söyleniyor. Cerrah önce diyor ki "Cinayetin siyasi boyutu ve örgüt ilişkisi yok. Zanlı, milliyetçi duygularla cinayeti işlemiş." yani Cerrah' a göre tamamen saf temiz milliyeçi duygularla işlenmiş bireysel bir eylem, bir protesto. Sanırım kendisine göre milliyetçi duygularla işlenmiş olması hafifletici bir unsur zira Dink' te fazla olmaya başlamıştı artık. Sonra da düzeltme yapılıyor, örgüt bağlantılı olup olmadığının halen araştırıldığı ile ilgili. Ayrıca zanlının okuduğu haberlenrden etkilenmiş olduğu da ekleniyor. Yani hem milliyetçi duygulara sahip genç, fevri bir delikanlı hem de haberlerin etkisi ile manyetize olmuş zavallı biri bizim tetikçi. Anlaşılan birilerinin kafası fena karışmış, bizimkini de karıştırmaya çalışıyorlar. Bu kafa karışıklığı içinde ben de yeni bir teori koyuyorum ortaya. Daha da ileri gidip diyorum ki aslında bu cinayeti bizaat Hrant Dink' in kendisi kurgulamıştır. Zaten önceki beyanatlarında vatan toprağının en dibine gömülmek için gözü olduğunu söyleyerek amacını alenen ifade etmiş. John Lennon misali bir tetikçi ile anlaşmış, sonra onu gazetenin önüne kadar çağırmış, olaya cinayet süsü vermek için de eşyalarının bir kısmını odasında bırakarak apar topar çıkmış. Dink' in bu kurgusu Türkiye üzerinde oynan Ermeni oyunun son perdesini oluşturuyormuş. Bu amaç doğrultusunda bir intihar timi gibi kendisini feda etmekten çekinmemiş...Buyun bakalım. Zira yakın bir tarihte ABD meclisinde Soykırım yasası görüşüleceği içim ortalığın biraz bulanması da lazımmış.
Nasıl ama? Gayet başarılı bir komplo teorisi değil mi? Teori üretenler fazla yorulmasınlar, buradakini de alıp kullansınlar, hediyem olsun onlara.
Lakin, Sn.Cerrah bir konuda haklı. Şimdi yandım yandım yakınan, Dink'e methiyeler düzen çok kıymetli ulusal basınımızın,Dink' i vatan haini olarak lanse eden yazarlarımızın hiç mi günahı yok bu işte? Onlar hazırlamamışlar mıydı bu cilalı zemini? Şimdi ne değişti peki de Dink birden bire baş tacınız oluverdi?
Söylenecek söz çok ya da belki de hiç yok. Çünkü nasıl olsa unutulup gidecek yine pek çok şey. Herkes kendi dünyasına dönecek, hayat akacak, ülkem tozlu topraklı, kıraç AB yollarında yalnız bir kowboy olarak ilerlemeye devam edecek. Kim bilir belki yaşadıklarından bir ders alıp kendi renklerini, değerlerini korumayı da öğrenecek, halkların kardeşliği için çabalayanların sayısı artacak. Sözler unutulacak belki ama bu yazılanlar onca yaşanan unutulmasın diye ebedi mücadelesini sürdürecek.
Dink bugün gözü olduğu o bir avuç toprağa karışıp gidecek.Toprak olacak, bahar gelip yağmurlar başlayınca o topraktan yeni çiçekler çıkacak ve arılar o çiçekten beslenip yeni ürünler ortaya koyacak, bir anlamda kendilerini çoğaltacak. Hrant gibileri, yani aydın, yani idealist yani eleştirel yani bir o kadar vatansever.
Not: Link' te Neşe Düzel' in Radikal'de Hrant Dink ile yaptığı bir söyleşi var, onu biraz daha tanımak isteyenler için tavsiye olunur.

Cumartesi, Ocak 20, 2007

Daha Kaç Hrant Gerek?

Son yazımı 5 Ocak' ta yazmışım. Yani tam 15 gün önce. Muradiye' nin öldürülmesi üzerine geçen 15 günün ardından yazacağım bu ilk yazının yine bir cinayet üzerine olması ne acı, ne kadar üzücü. 2006 çıkarken ne olursa olsun "umut" dolu olduğumu "...insanlar kardeş oldukları fikrini içselleştirecek ve farklılıklarıyla birbirini kabul edebilecek..." sözleri ile ifade etmiş ve insanlık için "akıl, fikir ve yürek" dilemiştim. Ne acıdır ki o yazının ardından gelenler hep ölüm ve öldürülenler üzerine olmuş, bu yazıda olacağı gibi. Türkiye Cumhuriyeti'nde gazetecilerin düşünceleri ve ideolojileri nedeni ile öldürülmesi Osmanlı'nın İttihat ve Terakki döneminden kalma bir gelenek gibi. İlk kez 1909' da Hasan Fehmi ile başlayan bu seri katletme işlemlerine 19 Ocak 2007' de bir yenisi daha eklendi ve Ermeni asıllı Türk Vatandaşı Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink diğerleri gibi (asıl) faili meçhul olmamasını umduğumuz bir cinayete İstanbul' un en işlek caddelerinden birinde, kendi işyerinin önünde güpegündüz kurban gitti. Hangi cesaretle, hangi irade ve güçle? Düşünmesi bile dehşet verici. Dünden beri bir sürü teoriler dolaşıyor ağızlarda, bunların bir kısmı elbette ki gerçek dışı, tümüyle komplo. Şu an için bunların dillendirilmesi ise toplumsal kutuplaşmaları arttırması bakımından tehlikeli kanımca. Ancak ortada bir gerçek var. O da Dink'in "günah keçisi" konumuna yerleştirilmesi, farklı gruplar tarafından defalarca hedef gösterilmesi ve bu ilkel, dürtüsel silahın filmin bir yerinde patlaması. Dink " Benim için en büyük suç ırkçılıktır." derken durduğu yeri çok net ifade ediyor. Defalarca yüz yüze gelse de toplumsal önyargıların kurbanı olmak istemiyor, vatan topraklarında yaşayan halkların kardeşliği için mücadele veriyor. O Hitit, Urartu, Fenike, Likya, İyon, Helen, Pers Uygarlıklarına; Roma İmparatorluğu'na, Selçuklu Devletleri'ne, Beyliklere, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'ne mesken olmuş bu toprakların, kutsal Anadolu'nun tek başına hiç bir ırk ya da millete ait olmadığını biliyor ve vatanını vatandaş olma bilinci içinde seviyordu. Vatan haini ilan edilip 301. maddeden yargılandığı süreçte de sürekli bunu dile getirmeye, katıldığı her programda da bunu vurgulamaya çalışıyordu. Ayrımcılık yapılmayan ülkemizde (?) kurumsal ayrımcılığın tokadını yediği zamanlarda dahi yılmamıştı vatanını sevmekten. Üzülmüş, canı acımış ama küsmemişti var olduğu topraklara. Ermeni'si, Türk' ü, Kürt' ü, Laz'ı, Çerkez'i, Arap'ı, Tatar'ı, Çingene'si ile bu topraklarda kardeşçe yaşayabilmenin ümidini hiç kaybetmemişti. Ürkek bir güvercin olarak hissettiği anlarda bile terk etmeyi düşünmemişti vatanını. Fransız Parlamenterler Meclisinin Ermeni Soykırımını İnkar yasasını kabul etmesini bir düşünce özgürlükçüsü olarak en çok o eleştirmişti (Bunu "Bir Tasar(ı)msızlığın Ardından" başlıklı yazımda da belirtmiştim). Ne Diaspora' ya ne de Türk milliyetçilerine yaranmaya çalıştı. Doğruları ne ise onu savundu. İşte bu nedenle iki tarafın da sevilmeyeni, namlunun ucundaki adamı oldu. Tıpkı Sabahattin Ali, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Taner Kışlalı... gibi. Tıpkı düşüncelerini ifade etme cesareti gösteren ve bu nedenle ölümle taçlandırılan faili meçhul diğer aydınlar gibi... "Bir gece ansızın gelebiliriz" demişlerdi Dink'i hedef gösterenler. Onlar gecenin şerrinden çekinerek güpegündüz geldiler ve korkakça arkadan vurdular. Onlar kurban belledikleri adamın yüzünü görmeye bile cesaret edemediler. Daha kaç aydın, kaç gazeteci, kaç yazar, kaç akademisyen ölecek özgürce düşünebilmek uğruna... Kaç kişinin daha ölmesi gerekecek bu vatanı yaşanır kılabilmek için? Bir orman gibi kardeşçesine yaşamayı öğrenebilmek için daha kaç kişinin yanması gerekecek? Hepimiz bu vatanın çocuklarıyız, hepimiz kardeşiz demek bu kadar zor, bu kadar sancılı mı olacak? Ne zaman çıkacağız aydınlığa? Soruyorum size ne zaman? Hrant Dink' in toprağı bol, ruhu şad olsun. Düşünce ve ifade özgürlüğüne atılan bu hain kurşunlar dilerim ki son bulsun.

Cuma, Ocak 05, 2007

The War is Over?

2007' nin ilk hafta sonuna girerken taşıdığım umutların aktarıldığı bir parçaya yer vermek istedim. Sarah Brightman ve Kazem Al-Saher'den "The War is Over".Olağan üstü bir şarkı ve etkileyici bir klip.Şarkının orjinal klibi değil ama bence orjinalinden de iyi. Savaş bitti, eve geri dönüyorum dese de biz biliyoruz ki "the war is not over yet." iyi hafta sonları...

Bir hiç uğruna gidenin ardından...

Soğuktu ve yağmur çiseliyordu Muradiye' nin haberini aldığımda. Boğum boğum oldu düşüncelerim o an. Dedim ki kendi kendime Habil' le Kabil' den bu yana ne değişti bunca ilerlemeye, bunca bilgiye rağmen...Öldür müyor mu yine insan insanı bir hiç uğruna.Kıymıyor mu birbirine tamah edip üç kuruşluk paraya...
Muradiye' nin ilk ve son yer alışıydı ulusal basında ve şöyle yazıyordu gazetelerin üçüncü sayfasında: 26 yaşındaki üniversite öğrencisi Muradiye B. alt kattaki kiracılarının 16 yaşındaki oğlu tarafından 39 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Zanlının üzerinden M.'nin cep telefonu çıkınca olayı itiraf etti. "Cep telefonunu almak için öldürdüm."
Bu kadar basit olmuş olmasına inanmak istemiyor insanın içinden. Ölüm bir gerçeklik, istesek de istemesek de eninde sonunda içine düşeceğimiz bir çukur. Ama ölümün de bir anlamı olmasını istiyor insan. Ölümünün sebebini bile kurguluyor zaman zaman. O kurguların içinde yer almıyor bir cep telefonu uğruna hayatını yitirmek hem de onca plan onca beklenti varken geleceğe dair.
Bir insan bir cep telefonu etmiyor.
Sahi bir cep telefonu kadar etmez mi insan hayatı denen şey? Değişilir mi bir telefonla bir hayat?

Perşembe, Ocak 04, 2007

Masum Değil Ne Saddam ne de Bush

http://www.flickr.com/photos/omerfk/308925927/ ' dan alınmıştır.
2007' ye Saddam' ın idam ediliş görüntüleri ile girdik. Hangi kanalı çevirsek, hep aynı görüntü vardı haber programlarında.Yüzü maskeli cellatlar elleri bağlı Saddam' ın boynuna bir bez bağlıyor, haladı geçiriyordu, sonrası malum....Sanki bir kez görmek yetmezmiş gibi belleklerimize kazırcasına izlettiler bu görüntüleri tekrar tekrar. 2007' ye giriyorduk ve ortaçağ filimlerini andıran bu manzara karşısında bir kez daha insanlığın evrimsel olarak çok da ilerlemediğini görüyorduk. Saddam sallanıyor, sözler havada asılı kalıyor ve perde kapanıyordu. Perde Saddam için kapanıyordu ama Irak üzerinde oynan oyunlar için hala açıktı. Saddam' ın gidişi ne Iraklılar ne de işgalciler için bir sondu. Sünni Iraklılar başlarında liderleri olsa da olmasa da işgalcilere karşı direnmeye karalıydı yani onlar için bu kanlı gösteri devam ediyordu . İşgalcilerin başı olan ABD ise onca can kaybına, onca insan yitimine karşın Irak' ı tümüyle bölme, altını üstünü sömürme, İran'a, Suriye' ye ve kendine kafa tutmaya çalışan diğer ülkelere göz dağı verme, hareket kabiliyetlerini sınırlama konusunda kararlıydı. Yani Yankiler için de "Show must go on" du.
Saddam 30 Aralık sabahı 5 sularında, işgal edilmiş bir ülkenin adil (?) mahkemesi tarafından alınan bir kararla, apar topar, karga tulumba bir bayram günü idam edildi. Masum muydu? Elbette değildi. 1982' de Duceyl' de Şiiilere 1988' de Halepçe' de Kürtlere yönelik yaptığı katliamlar, binlerce insanın ölümüne neden olan politikalar, Amerikanın silah desteği ile 8 yıl boyunca İran' la süren savaşı, halkı arasında yaptığı ayrımcılık ve dikta rejiminin lideri olması onun masum olmadığını ortaya koymaya yeter de artar. Yani bir anlamda su testisi su yolunda kırılmış oldu. Ancak Saddam' ın bu suçlarından ötürü idam edilmediği de son derece açık. Neydi o zaman onu dar ağacına götüren gerçekler? Basit,
Saddam A.B.D.' ye kafa tuttuğu, çıkarları çatıştığı için;
Irak halkının bir bölümü oluşturan Şii ve Kürtler' e bayram hediyesi olarak sunulmak için;
Irak' ta iç huzursuzluk çıkartan, işgalcilere karşı direnen Sünnileri demoralize etmek için;
Suriye'ye, İran'a, Mısır'a, Libya'ya, Filistin'e, Afganistan'a, Pakistan'a ve hatta yaka süsü Türkiye'ye gözdağı vermek için;
Bush'un yerleyeksan olan onurunu kurtarmak, kendi halkının gözünde yükseltmek için;
Günah keçisi olduğu için idam edildi. Bir anlamda eşimin dediği gibi Amerika (b)okla yaptığını sidikle yıkmış oldu.
Ancak ne var ki o idam sehbasına çıkarken de bayrağını teslim etmeyen bir kumandan, gemisini terk etmeyen bir kaptan gibiydi. Bush'sa içine girdiği kazanın günden güne ısınıp kaynama noktasına yaklaştığını anlayamayan bir kurbağa gibi tatlı tatlı dolaşıyor ortalarda. Ne demiştik Saddam için:Su testisi su yolunda kırılır. Bush'un su yolunda kırılışını görmemiz de yakındır....

Cuma, Aralık 29, 2006

Eskiyi Getir Yeniyi Götür: 2006 çıkarken...

Hani pek çok yerde gördüğümüz bir mizansen vardır: eski yaşlanmış bir adam olarak çıkarken yeni yıl da bir delikanlı olarak kapıdan girer...Bu yazıyı gördüğümde de aklıma o mizansen geldi. Keşke bu kadar kolay olsaydı herşey diye düşündüm. Eski bir yıl çıkarken onu buruşturup çöp tenekesine fırlatıverseydik ne güzel olurdu. Ama olmuyor işte, olamıyor. Yaşanmışlıklarla geçen bir yıl hatta geride kalan onca yıl öyle kolaycacık bir köşeye terkedilemiyor. Bu yıllar kümülatif bir şekilde birikiyor ve doğan her mahlukat "yeni" gelen yılla biraz daha "eskiyor"...Peki nedendir bunca telaş, bunca heyecan bunca tantana... İlle de kırmızı don giyen, etrafı süsleyen, evinin ortasına çam ağacı konduran, çılgınca alışveriş yapan insanoğlu dışında var mıdır kutlayan yaklaşan "son kullanma tarihini"? Varsa dahi vallahi ben bilmiyorum.Ama yine de sıradan bir insanoğlu olarak bir yıl geçip giderken hem hüzünleniyor hem de yaklaşan yılın nelere gebe olduğunu merak ediyorum. İşin en kötüsü "umut" ediyorum. Yeni yılın sihirli bir değnekle geleceğini sanma gafleti içinde ülkeme ve dünyama sanki birden mutluluk bulutları inecekmiş hissine kapılıyorum. Sanki savaşlar birden kesilecek, salgın hastalıklar, salgın olmayan hastalıklar,açlık,fakirlik birden sonlanacak, insanlar kardeş oldukları fikrini içselleştirecek ve farklılıklarıyla birbirini kabul edebilecek, ekonomik refah halka halka dünyamın en ücra köşesine kadar yayılacak, toprakları ve kafaları ayıran sınırlar kalkacak, isteyen istediği coğrafyada yaşayabilme özgürlüğüne kavuşacak, işkenceler, fiziksel şiddetler, çocuk pornoları, cinsel istismarlar, hayvanlara yönelik zulüm son bulacak, insan yaşadığı doğanın ne büyük bir nimet olduğunu kavrayacak ve ona göre hor kullanmayacak...Dünya ütopik bir oluşuma girecek...
Haberciler insanlara "yeni yıldan beklentilerini" sorduklarında nedense hep o klişeleşmiş cevapları alıyorlar. "2007' de dünyaya barış, sağlık, ekonomik refah ve mutluluk gelsin." Gelsin de 2006 ve öncesinde de bu dilekler dile getirilmemiş miydi? Pek çok insan bu dilekleri paylaşıp, ifadelendirmiyor muydu? E peki nerede o zaman barış, nerede ekonomik refarh, nerede mutluluk. Bu işte bir gariplik yok mu? Hem isteyeceğiz hem de bu istekler için en azından bireysel düzeyde bir çaba göstermeyeceğiz (sözüm çaba gösterenlerin dışına). Var mı böyle çok yüzlülük?
Ben 2007 gelirken insanlık için "akıl, fikir ve yürek" diliyorum. Bunlar olmadı mı dünyamız için de ülkemiz için de bi mok olmaz.
Not: 2006' da ben bol bol ders çalıştım, 2007' de de öyle yapacak gibi görünüyorum. Bir dostumu Ankara' ya emanet ettim, Ankara' dan da dost doğru bir dost edindim. Teyze oldum, teyze olacağım haberleriyle coştum, dostlarımı dünyaevine gönderdim, dost meclislerinde doydum, kaybettim sandıklarımı buldum. Bir blog sitesi kurdum ve yeniden eski gunlerimdeki gibi yazmaya başladım. Geliştim, daha da gelişmem gerektiğini, okunacak, öğrencek çok şeyin olduğunu bir kez daha anladım. En son 2006' nın önemli olaylarını fotoğraflarıyla aktaran NTV almanağını ve muhteşem fotoğraflarıyla "O'an"lar kitabını edindim. 2006 çıkmadan size de bir an önce bu yayınları edinmenizi tavsiye ederim. 2007 hepimiz için iyi bir yıl olsun.
Dostlar size de yeni yılda bol okumak, çok yazmak, yazılanları paylaşabilmek, paylaştıkça çoğalmak ve bunları yapmak için de aşk diliyorum...İyi yaşayın.

Perşembe, Aralık 28, 2006

KURBAN BAYRAMINDA ÇOCUKLARA ÖZEN GÖSTERİLMELİ

11-12 yaşlarındayım. Hiç unutmuyorum babam bir ay öncesinden Kurban'da kesilmek üzere alnında beyaz bir lekesi olan kara bir kuzu almıştı. O kuzuyu evin altındaki depoya koymuş, biray boyunca beslemiş sonra da arabaya koyup İzmir' e götürmüştük.Öyle karga tulumba bir vaziyette değil, ağalar paşalar gibi. Annemle ben ön koltuğa sığışmış, arka koltuğu komple kaldırmış, kuzumuzu o alana yerleştirmiştik. Kuzu olarak aldığımız hayvanı bir ayda koça çevirmeyi de başarmıştık ayrıca. Kurban olarak alındığını ve eninde sonunda kesileceğini bilsem de çok direnmiştim kestirmemek için. Annemle babam da çok üzülmüştü onun kesilmesine ama ne başka bir kurbanlık alma durumumuz vardı o sıralar ne de o hayvanı uzun süre besleyecek mekanımız. Çaresiz kesilmişti bayramın 1. günü ve eve getirilmişti cansız bedeni, kafası, bacakları.Nasıl üzülmüştüm o masum yüzünü gördüğümde.Annem kavurmasını yapıp tüm aile masaya oturduğunda "bak bu bizim kuzumuzun eti" demişti. Ben ölen hayvanımızın yasını tutuyorken annem nasıl böyle bir şey diyebilirdi? İşte o an kurban da et de bende bir nefretin oluşmasını sağlamış,uzunca bir süre kırmızı ete ağzımı kapatmama neden olmuştu. Kurban bayramları bende bu anının canlanmasına neden olur. Çocukluğumda ve ilk gençliğimde (hala gencim de) bayramın birinci günü odamdan hiç çıkmama, özellikle mutfak dolaylarında bulunmama gibi bir lüksüm vardı. Şimdi o da yok maalesef. Yine de dayanamıyorum kan gölüne dönmüş sokakları görmeye, taze ve kavrulmuş et kokusu duymaya... Aşağıda sevgili hocamız S.Değirmencioğlu ve öğrencilerinin kurban bayramı ve bayramda çocukların durumu ile ilgili hazırlamış olduğu bilimsel çalışmalara dayalı bir basın bildirisi var. Bu önemli konuyu sizlerle paylaşmak istedim. Bu çalışması için hocama ve ekibine teşekkürlerimi sunuyorum...
Beykent Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Serdar M Değirmencioğlu ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğrencileri Can Gezgör ve Okan Karka, her yıl Kurban Bayramı arifesinde ortaya çıkan kurban tartışmalarında, kurbanlık hayvanlar nerelerde satılabilir, kurban kesimi nerede nasıl yapılabilir, kurban derileri kimler tarafından toplanabilir gibi konular ele alınırken çocukların unutulduğunu vurgulayarak, özellikle kurban kesimi sırasında psikolojik olarak hazır olmadıkları görüntülerle ve deneyimlerle karşı karşıya kalan çocuklara özen gösterilmesi ve destek verilmesi için çağrıda bulundular. Değirmencioğlu, Gezgör ve Karka bu çağrıya kulak vereceklerin kullanabilecekleri kaynakları oluşturmak üzere hem bilimsel literatürü taradı, hem de kurban kesimi hakkında öğretmenler, anne babalar ve çocuklarla görüşmeler yaptı. Değirmencioğlu ve öğrencileri literatürdeki araştırma sonuçlarını, uzman görüşlerini ve yapılmış görüşmeleri Kurban Bayramı öncesinde kamuoyunun dikkatine sundular. Kurban Bayramı ve Çocuk Araştırması Kurban Bayramı, çocuklar için ölüm kavramının en çok tekrarlandığı zaman olmasına karşın çocukların bu dönemde yaşadıklarının pek önemsenmediğinden yola çıkan Değirmencioğlu ve öğrencileri çalışmalarının ilk adımında, çocukların ölümü nasıl algıladıklarına ilişkin literatürü araştırdılar ve özellikle çocukların özel bir bağ kurdukları evcil hayvanların ölümlerine verdikleri tepkileri ele alan bilimsel makaleleri, kitapları, çocuklar için yazılmış masalları incelediler. Araştırmalar çocukların ölümü yetişkinlere benzer bir şekilde kavrayabilmesinin gerek okul öncesi dönemde gerekse ilköğretim çağında mümkün olmadığını ve ölüme ilişkin deneyimlerin çocuk için zor baş edilen deneyimler olduğunu göstermekte. Çocukların ölüme ilişkin yetersiz bilgi ve destek edinmelerinin onları hem kısa hem de uzun süreli etkileyebildiği biliniyor. Örneğin, çocuklar çok sevdikleri evcil hayvanların ölümünü anlamakta zorlanıyorlar ve bu nedenle çok üzülüyorlar. Çocukların küçük yaşta ölüme, can çekişmeye ve kana şahit olmaları, anlamakta güçlük çekecekleri bu olaylar nedeniyle önemli düzeyde tedirgin ve rahatsız olmalarına yol açabiliyor. Değirmencioğlu ve öğrencileri çalışmalarının ikinci adımında, özellikle Kurban Bayramı öncesi eve getirilen hayvanla çocukların ilişkisi üzerinde durdular. Topladıkları bilgiler, yıllardır birçok çocuğun kurban olarak eve getirilen hayvan ile duygusal bir bağ kurduğunu ve bayramda bu hayvanın kurban olarak kesileceğinin çocuğa söylenmediğini veya çarpıtılarak aktarıldığını gösterdi. Çok sevdiği hayvanını kaybeden çocuğun üzüntüsünün, çoğu zaman anne baba tarafından anlaşılamadığı ve bu konuda çocuğa verilmesi gereken desteğin verilmediği de görüldü. Çok sevdiği bir hayvanın kurban olarak kesilmesi nedeniyle birçok çocuğun etten uzaklaşması ve hatta hiç et yememesi de sık rastlanan öyküler. Kurbanın eve getirilmediği, hayvanın çocuğun haberi olmadan kesildiği veya kurbanlık hayvan alınmayan evlerde ise, çocukların kurban kesimini özellikle televizyon aracılığı ile tanıdığı ve televizyonda gördüğü hayvanın eziyet görmesi, hayvana zor kullanılması gibi kötü muamele ve şiddet içeren olaylardan rahatsız olduğu anlaşıldı. Değirmencioğlu ve öğrencileri çalışmalarının bir diğer adımı olarak, Kurban Bayramı ve kurban kesimi hakkında anne babalar, öğretmenler ve çocuklardan görüşlerini ve deneyimlerini topladılar. Ayrıca uzmanlara Kurban Bayramında çocuklara nasıl davranılması gerektiğini sorarak, bu görüşleri kamuoyunun dikkatine sundular. Kurban Bayramı ve Çocuk Araştırmasına bayramda da devam edeceklerini bildiren Değirmencioğlu, Gezgör ve Karka, araştırmanın hedefinin ailelerin ve toplumun, çocukları ölüm kavramı karşısında yeterli oranda ve doğru şekilde bilgilendirmeleri ve çocuğun yaşayabileceği duygusal sorunların önlenmesi olduğunu vurguladılar. Kurban Bayramında Çocuklara Nasıl Davranılmalı – Öneriler Çocuklara kurban edilen hayvanların ölüm nedeni ile ilgili açıklama yapılırken yanlış, yetersiz ve bazen çocukta endişe yaratabilecek bilgiler verildiğine dikkat çeken Değirmencioğlu, Gezgör ve Karka, ölüm nedenlerinin dürüstçe ve çocuğun yaşına göre çocuğa söylenmesi gerektiğini önemle vurguladılar. Örneğin, “Çok iyi bir hayvandı ve Allah onun kesilmesini istedi” denilerek yapılan bir açıklama, çocuk için “iyilik yapan canlıların öleceği” anlamına gelebilir ve çocuk iyi davranışlarından vazgeçebilir. Aynı şekilde “Bak, beslediğimiz kuzunun etini yiyoruz” şeklinde yapılan bir açıklama, çocuğun et ürünlerinden uzun süreli olarak uzaklaşmasına neden olabilir. Araştırmacılar, çocukların Kurban Bayramı’nda psikolojik olarak olumsuz etkilenmemesi için şu önerilerde bulundular: Ø Çocuklar kurban kesimini izlemeye zorlanmamalıdır. Özellikle okul öncesi dönemdeki (6 yaş öncesi) çocukların kurban kesimini görmemesi gerekir. Çocuklar 8 yaşından başlayarak kurban kesilmesinin anlamını kavrayabilirler ama 10 yaş öncesinde ölüme ilişkin kavrayışları yetersiz olduğu için yine de rahatsız olabilirler. Bir dini görev olarak kurban kesilmesi kavramı özellikle 11 yaştan sonra daha iyi anlaşılabilir. Ø Çocuklar hangi yaşta olursa olsunlar, istemiyorlarsa kurban kesimini izlemeye zorlanmamalıdırlar. Ø Çocukların yanında kurban kesiminin konuşulması ve ayrıntılı olarak anlatılmasından kaçınılmalıdır. Ø Çocukların bir süredir baktıkları ve bir ilişki kurdukları hayvanların kesilmesi, 10 yaşından küçük çocuklar için özellikle rahatsız edicidir. Bu nedenle kurbanlık hayvan ya evde beslenmemeli, ya da kesileceği çocuğa dürüstçe anlatılmalıdır. Bu aşamada çocuğun yaşına göre açıklama yapılması ve kullanılan kelimelerin özenle seçilmesi önemlidir. “Uykuya daldı”, “Zaten ölecekti” “Kaza oldu” gibi açıklamalar kullanılmamalıdır. Özellikle çocuğa haber verilmeden kesilen bir hayvanın daha sonra çocuğa yine haber verilmeden, “Kestik ve bak ne güzel yedik” gibi açıklamalarla yedirilmesi çocuklar açısından çok rahatsız edicidir. Ø Çocuklar hangi yaşta olursa olsunlar, istemiyorlarsa kurban eti yemeye zorlanmamalıdırlar. Ø Çocukların ölümle ilgili ya da ölümün ardından yaşadıklarına ilişkin sorularına açık ve net cevap verilmelidir. Ø Çocukların duygularını anlatmalarına izin verilmelidir. “Erkekler ağlamaz” gibi ifadeler kullanılmamalı ve çocukların anlattıkları dikkatle dinlenmelidir. Çocuğun üzüntüsüne ve yasına anne baba ve diğer aile üyeleri ilgi göstermeli ve değer vermelidir. Üzüntüsünü paylaşırken “Boş ver!”, “Seneye yenisini alırız.” gibi geçiştirici cümleler sarfedilmemelidir. Ø Televizyon kanalları kurban kesimlerine ilişkin görüntüleri, kan ya da parçalanmış hayvan görüntülerini vermekten kaçınmalıdır. Anne ve babalar çocuklarını bu görüntülerden uzak tutmalıdırlar. Ø Kurban Bayramı sırasında yaşananların, çocuğu çok etkilediği ve davranışlarında önemli değişikliklere neden olduğu (örn., uyuyamama, yemek yememe gibi) görülürse bir uzmana danışılmasında yarar vardır.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails