Cuma, Aralık 18, 2009

DOMUZ GRİBİ AŞIMI OLDUM ARTIK HİÇ BİR DomuZ BANA ZARAR VEREMEZ!




Olalım mı olmayalım mı, "olursak bize ne olur?", "ölür müyüz kalır mıyız?", "sakatlanır mıyız?" derken Demet Teyzemizle birlikte bir cesaret olduk domuz gribi aşılarımızı. Başbakanımızın bile "ben aşı olmam, olana da karışmam" dediği bir ülkede gönüllü olarak gidip aşı olmak cesarete şayan bir durum değildir de nedir ki? Gerçi aşının neredeyse karaborsaya düşmüş olduğu durumundan yola çıkarsak başbakanın görüşünün toplumumuzca çok da ciddiye alınmamış olduğunu söyleyebiliriz sanırım. 3 hafta sonra koruyuculuğu başlayacak, sonrasında açık yüreklilikle "domuzdan da gribinden de korkmuyorum artık" diyebilirim.

Yaz başından beri domuz gribinden, yaklaşık iki aydır da GDO'lu ürünlerden bahsediyoruz. O kadar güvenimiz sarsılmış ki toplum olarak her türlü komplo teorisine inanmaya meyil eder olmuşuz. Kolektif bir şüphe ve kaygı yumağına dolandığımız için haklı olarak devlet organları tarafından yapılan açıklamalara da şüphe ve kaygıyla yaklaşıyoruz. "Virüs aslında ilaç firmaları tarafından mı geliştirildi"," iğneler için kobay olarak mı kullanılıyoruz", "yiyip içtiklerimizle aslında bize gerçek anlamda yutturulanlar ne", v.b. pek çok kaygımız var. Her ne kadar bir kısım düşünce komplo teorisi olarak adlandırılsa da elbette bunların içinde gerçeklik payı da yok değil hani. Gerek pandamik virüs, gerek GDO'lu gıdalar sağlığımız ve yaşam kalitemiz açısından büyük önem taşısa da en az onlar kadar önemli olan amma velakin  ülke gündeminde kendine bu iki durum kadar yer işgal edemeyen başka bir konu daha var ki o  da antibiyotik direnci. 
Malumunuz geçtiğimiz ayın 18'i antibiotik direnci günü olarak kabul ediliyor ve toplumlar bu konuda bilinçlendirilmeye çalışılıyor. Özellikle bizim gibi geri kalmış daha doğrusu kalkınmakta olan (kibarcası) ülkelerde doktor kontrolünde olmadan kişinin hür iradesi ile başlanıp bırakılan, yardımlaşma kültürümüzün katkısıyla komşudan, eşten dosttan alınan, soğuk algınlığında bile başvurulan antibiyotikler çağımızın belki de sağlık açısından en önemli tehdidi. Batılı ülkeler düzenli ve dikkatli kullanımları sayesinde hala 2. kuşak antibiyotikleri kullanırken ülkemizde 4. kuşak, geniş spektrumlu antibiyotikler kullanılmakta ki bunlar bile çoğu durumda derdimize çare olamamakta. Vara yoğa antibiyotik yazma eğiliminde olan doktorlarımız, "bana bilmem ne marka antibiotik verir misiniz hocam" diyene reçetesi olmasa da istediğini veren eczacılarımızda da suç yok değil hani. Boğaz enfeksiyonunda boğaz kültür antibiyogramı, idrar yolu enf. idrar kültürü yaptırmadan kafasına göre geniş spek. bir antibiyo. yazmak direnci arttıran unsurlar arasında yer alıyor. Kişinin kafasına göre istediği antbiyo. alıp, artık iyileştim deyip yine kafasına göre bırakması, başka bir rahatsızlık durumunda evde hazırda bulunandan bir iki tane alıp yola devam etmesi de direncin oluşumundaki önemli unsurlar arasında. Bu durum öyle ciddi bir durum ki hayatında hiç antibiyotik kullanmamış bebeğimin geçirdiği idrar yolu enfeksiyonu sırasında bile bakterinin geliştirdiği direnç nedeniyle doktorumuz neredeyse kullanacak antibiyotik bulamadı. Öbür bebeğime neredeyse atom bombası ayarında bir antibiotik verilmek durumunda kalındı. Bu durumun bu şekilde devam etmesi halinde en ufak bir enfeksiyon, en basit bakteri bile mevcut antibiotiklere dirençli olduğu için ölümcül olabilecek. Durumun vahameti ortada. Sıradan insanlar olarak bize düşen ise
1. kafamıza göre
2. komşu, arkadaş, akraba tavsiyesine uyarak antibiyotik kullanmamak,
3. soğuk algınlığı, grip gibi hastalıklarda hiç bir işe yaramadığını bilmek (antibiyotikler virüsler için değil bakteri suşları için geliştirilmiştir), bu gibi durumlarda doktorumuzun antb. yazması halinde onu uyarmak,
4. herhangi bir enfek. durumunda özellikle boğaz ya da idrar yolları söz konusu ise kültür antibiyogramını mutlaka istemek.
5. Çevremizi bu konu hakkında bilinçlendirmek. Düşünmek, konuşmak, uygulamak. İşte bu kadar basit. Sağlıkla...

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Karlar yağıyor...Bizim kuşlar camdan bakıyor


Hemen hergün yazmak istesem de çoğu zaman uzun uzadıya yazacak gücü pek bulamıyorum kendimde. Malum iki tane aynı yaştaki velede annelik ediyoruz. Enerjimizin de çoğunu onlara feda ediyoruz. Haliyle akşam olup da el ayak çekilince bilgisayarın başına oturduğumda takip ettiğim sitelere girip göz gezdirmek en fazla iki satır yazıp deşarj olmak dışında çok da ciddi işlerle uğraşamıyorum. Bu esnada bile 5/6 kez ikiz canların yanına gidip kolaçan ediyorum ya da onlar beni çağırıyorlar. Ne yapalım canları sağ olsun, kısa bir süre sonra bu yaşananlar da anı olup aile tarihimiz içinde yerini alacak.

Aile tarihimiz içinde yer alacak diğer bir yaşantımız da ikiz canların ilk kez karla tanışması. Malumunuz geçenlerde buralara yılın ilk karı bizimkilerin de ömürlerinin ilk karı düşmüş oldu. Karın yağışını hem sever hem de en büyük doğa mucizelerinden biri olarak kabul ederim. Büyüleyici bir an yani benim için. Bu anı ve tabi ki sonrasını ikiz canlarımla da paylaşmak, onların kişisel arşivlerine hoş bir deneyim, yeni bir öğrenme katmak için koştuk pencerenin önüne, başladık tipi gibi yağan karı izlemeye. Bizim memlekette kar usul usul yağar. Burada tipi gibi yağıyor maaşallah. E Ege - Karadeniz farkı o kadar olacak değil mi? Neyse efendim benim bu kadar sevdiğim ve görünce heyecanlandığım bu doğa olayı bizim canlara pek bir normal geldi. Hem camdan bakar hem de sonrasında dışarı çıkıp gezinirken bizim ikiz canlar gayet umursamaz, bir o kadar "cool" takılırken ben 9 aylık veledlerden daha çocuktum. Kim bilir belki onlar da büyüdükçe alayacaklar karkBir kaç anı sizinle paylaşmak bunu da buraya not düşmek istedim. Darısı yeni deneyimlerimizin başına...


Cuma, Aralık 11, 2009

"Her Derde Deva Domuz Gribine Şifa"



Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye bir söz vardır ya, şu sıralar çok gezen taifesi olarak "gezelim görelim", "yörelerimiz yemeklerimiz" tadında bir yaşam sürdüğümüz için Bolu dolaylarından bir lezzet ile ilgili yazmak yakışır diye düşündüm. E bir de ev annesi modunda takılmam dolayısıyla şu sıralar haliyle yeme içme, çocuk bakma, kadın kuşağı programları, dikiş nakış, el işi göz nuru, ev dekorasyonu v.b. dışında yazacak çok da malzemem yok elimde. Laf aramızda yeniden aktif bir çalışan oluncaya kadar bunlarla idare etmek zorunda olacağınız için  üzüntülerimi dile getirmeyi de bir borç bilirim.

Efendim fotoğrafta görmüş olduğunuz çorba Bolu'ya özgü "kızılcık tarhanası" olup bizzat ezgi tarafından pişirilmiş, üzeri  tereyağında nane ile sotelenen http://www.portakalagaci.com/ 'dan tariflenilerek hazırlanmış pidecikler ile süslenmiştir. Bu pidecikler sayesinde tadının biraz daha birşeye benzediği düşünülmektedir. Adı üzerinde içinde kızılcık buluduğu için tadı normal tarhanaya göre biraz daha ekşimsi, rengi ise mürdümsüdür. Foroğraf çok da berrak olmadığı için rengi tam olarak anlaşılmasa da neredeyse altında bulunan örtünün rengi ile aynıdır (Kendimi g.g.'da ürün satan biri gibi hissettim o ayrı mesele). Bolu halkının anlatısına göre karın ağrısı, soğuk algınlığı v.b. durumlarda ilaç niyetine tüketilen bir yiyecekmiş. Biz herhangi bir rahatsızlık baş göstermeden tükettiğimiz için vitamin olup kuş olsun domuz olsun bilimum grip türlerinden, mide barsak haşeratlarından bizi koruyacağını düşünmekteyiz. Ekşiyi çok seven ikiz canlarımın da yalana yalana tükettiğini söylemeden edemeyeceğim. Buradan çocukların da zevkle içebileceği sonucunu çıkartmak örneklem sayısının yetersizliği nedeniyle yalnış olabilir. O yüzden annelere tavsiyem bulun buluşturun bu tarhanadan çocuklarınıza özellikle domuz gribinin tepe yaptığı bu soğuk kış günlerinde yapıp içirin.
Eğer yolunuz Bolu'ya düşerse Bolu Çikolatası, köy ekmeği, keş ve kızılcık tarhanasını tatmadan hatta sevdiklerinize almadan buradan ayrılmayın. Bolu'da tadıp da "hımmm ilginçmiş" diyeceğiniz fazla da birşey yok zaten.

Pazartesi, Aralık 07, 2009

Yeniden yaşamak...

ikiz canlar daha özgürce hareket edebilmeyi öğrensin diye istendiğinde taş devri aracı formunda bir moto-bisiklete dönüşebilecek evdeki mobilizasyon aracımız. :)
Bu bloğun adını ikizlerimle geziyorum olarak değiştirsem yeridir diye düşünüyorum. Canlarım canıma can kattığından beri pek bir mobilize olduk ailecek. "Mobil yaşam" terimi ancak bu kadar yakışır bir aileye. Hadi ben severim tebdil-i mekanı ama bu veledler ben de gezginci çıktı maaşallah. Evliya Çelebi misali seyahat ya Allah mı dedik bilemiyorum. Özetleyecek olursak önce babamız ardından biz taktık sepetimizi kolumuza evvela Eskişehir sonrasında Bolu düştük yollara...İki şehir arası her bakımdan arafta...
Son 1.5 yılımız bu mobilizasyon süreci içinde geçip gittiğinden ben de bir miktar ihmal etmek durumunda kaldım buraya yazmayı. E bir de hiç alışkın olmadığım bir rolde en iyisi olma çabam gündenmden kopmama, blog yazarlığı rolümü de ertelememe neden oldu desem meramımı anlatmış olurum sanırım. Şikayetçi miyim? Elbette hayır. Ev kedisi modunda dünyanın en eski, eski olduğu kadar yorucu ama bir o kadar zevkli işi ile uğraşıyor canlarımla birlikte yeniden yeniden büyüyorum. Büyümenin ve gelişmenin ne denli zahmetli bir iş, ne kadar güçlü bir çaba gerektirdiğini gözlüyorum. Bir (ki ben iki) insanın gelişim sürecine böylesine yakından şahitlik etmek on(lar)unla birlikte yaşamı zenginleştirmek hiç şüphe yok ki paha biçilmez bir durum. İş bu sebepten ben de çalışan ve anne olan pek çok kadın içinde kendimi şanslı adlediyorum.
Ezgi şu sıralar ikiz canları ile büyümek dışında yeni mekanlar yeni insanlar keşfetmekle, kendinin olmayan bir ortamı kendilemeye çalışıyor. İçinde bulunduğu mekanı hem ikiz canları hem sevdiği ve kendi için imkanları el verdiği ölçüdedaha yaşanabilir bir yere dönüştürme telaşı içinde çabalayıp duruyor. Ezgi fırsat yaratabildiği sürece yazmaya devam ediyor, edecek de....

Pazar, Ağustos 16, 2009

Yaşamın kıyısında...

Uzun...Çok uzun zaman oldu yazmayalı. Her yazının olduğu kadar her yazmayışın da bir anlamı var elbet. Yazılar birikimlerle gelir, birikimler yaşanmışlıklarla. Ezgi de yazmaya ara vediği bu süreçte yaşantı doldurdu birgün içine gireceği kefenine. Önce içinde bir canlının büyümesini, ona verilen hayatın kaynağı olabilmeyi istedi. Öyle çok istedi ki sonunda istekleri kabul oldu. Hem de bir değil iki canın kaynağı olarak. Buna sevindi, hem de çokkk. Sonra yaşadığı yerden çooook uzaklara gitti sevdiğinin peşinden içinde beslediği canlarla. Yeni bir kenti keşfe koyulurken yeni insanlar da tanıdı eskiyi unutmayarak... Sokak sokak, mekan mekan keşfe çıktı taşıdığı canlar ile birlikte bu yeni kentte. Ama uzun sürmedi buradaki yaşamı. Bir de baktı ki tek perdelik bir oyunmuş bu yaşantı. İkinci perde yine geldiği kentte, tanıdık bildik sokaklarda...Ama tepetaklak... Sonra içindeki canlar zuhur etti, birer birey olarak bu aleme düşüverdi. Uzun ve meraklı bir bekleyişin ardından kavuştu ezgi canlarına..."Böyle bir sevgi olamaz" derdi daha önce bir canın kaynağı olanlar, ezgi de merak ederdi ya sonunda tattı o da o çok merak ettiği duyguyu. Hak vererek kendinden öncekilere... Sonra bir kesif sessizlik kapladı dünyasını hayal kırıklıkları ile beraber. Şaşırdı, hem de çok şaşırdı o çok güvendiğinin hallerine...Yalnızlaştı, suskunlaştı, dalgınlaştı, bir garip hallere düştü. Yaşamam, yaşayamam dediklerini yaşadı şu son bir yılda ve bir kez daha gördü herşeyin insanlar için olduğunu... Yaşamı alt üst olmuş bir ezgi var şimdi. Ama öylesine güçlü, öylesine emin yaradanından. Can vermenin ne demek olduğunu biliyor ya gerisi bir ara taksim şu kısa yaşamında. Bilinmez ya ötesi bir yaşamda o yüzden ne malum altının üstünden daha güzel olmayacağı...Sadece seyr eylemek gerekir belki kıyıya çekilip. ............................................................... Evet alt ve üst, üst ve alt. Neden hep birileri üstte birileri altta olmak zorundadır şu hayatta. Sevmiyor ezgi birilerinin hükümranlığı altında yaşamayı. Çünkü biliyor iki noktadan bir doğru iki doğrudan bir eşitlik olabileceğini. İnanıyor insanlar için de matematiksel çözümlerin olabileceğine ve soruyor "bir eşitlikte paralelce yürümek sizce de daha güzel değil midir?"

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Kerbela Olmuş Filistin Bir Duyan Olsa...

Bugün eski aya göre Muharrem' in 10'u. İslam tarihi açısından Kerbela Olayı'nın yaşandığı ve Hz. Hüseyin'in Emeviler tarafından katledilerek şahadete ulaştığı günün yıl dönümü. Bu önemli gün her ne kadar İslam tarihi açısından derin bir acı ile anılsa da bazı rivayetlere göre Hz. İsa'nın doğuşu, Hz. Nuh'un tufandan ve Hz. Musa'nın firavunun elinden kurtuluşu gibi güzel olayları da barındırmakta. Bu güne rast gelen bu kurtuluş Hz. Musa'ya inana İsrailoğulları'nın da kurtuluşu anlamına gelmekte. Ancak ne yazıktır ki kendine Musa'nın çocukları diyen İsrailoğulları kutsal bildikleri topraklarda hem de bir anlamda kurtuluş günlerinde başkalarına zulüm etmekteden çekinmiyorlar. Dost ve müttefik ülkeleri ABD gibi ağızlarına doladıkları "terör" sakızını çiğneyerek devlet terörünün en alasını yapmaktan geri kalmıyorlar sivil halkın üstüne bombalar yağdırırken. Ölen sivilleri, çocukları, kadınları potansiyel terörist olarak değerlendirdiklerinden olsa gerek (?). Amacım ne demogoji yapmak, salya sümük bir yazı yazmak ne de Hamas'ın, El Fetih'in tarafgirliğini yapmak. Militarist her türlü eylemi, sömürü düzenini insana yakıştıramayan biri olarak hem Filistin içindeki örgütleşmeleri hem de İsrail'in sözde Hamas, özde sivil halk üzerinde yürüttüğü harekatı dehşet verici buluyorum.
Daha da acısı dökülen bu kanlara, ölen masum insanlara seyirci kalmayı tercih ederek suça göz yuman, suskunluğu ile adeta olan bitene destek veren ülkelerin politik ve ahlaki anlayışları. İnsan, insanlığından utanıyor tüm bu olan biten karşısında ve bir şey yapmalı diyor.
(Filistinli dostu Osama'ya e-posta yolluyor ezgi, önce sağlıklarını soruyor ailesinin, sonra da yapabileceği ne varsa onlar için. Ama Osama'dan yanıt gelmiyor...Bir ses bekliyor ezgi, bir işaret iyi olduklarına dair; bencilce olsa da en azından onların iyi olduğunu bilmek istiyor hayatını kaybeden onca insan varken. )
Filistin bir kez daha Kerbela'ya dönmüş durumda. Tarih tekerrür ediyor Muharrem Ayı'nın 10'unda ve bugün kim bilir nice Hüseyinler ölüyor Gazze sokaklarında adaşlarının yolunda...

Çarşamba, Mayıs 28, 2008

Just A Perfect Day, The Animals In The Zoo!

Ezgi bu günün herkes için güzel geçmesini diliyor. En azından bu gün umurumuzda olmasın ne insanın kendine ve doğaya ne de doğanın insana yaptığı felaketler, dibe vuran ekonomiler, hayat pahalılığı, patronun kaprisleri, yaşamın zorlukları diye bir dilekte bulunuyor ezgi. Şöyle bir gerinin ve cıvıldaşan kuşları, taze açan çiçekleri seyredin diyor. Özellikle de kendi için diliyor tüm bunları. Zira bu gün yaklaşık bir yıldır ezginin emekleriyle beslenip büyüyen tezi görücüye çıkacak. Başka bir anlatımla bir Çarşamba günü dünyaya gözlerini açan Ezgi, yine bir Çarşamba günü kendinden bir parçayı dünyaya getirecek. Yaptığı işe güvenerek. Bu güzel günün hatrına Lou Reed söylüyor. Perfect Day...

Salı, Nisan 22, 2008

Kabettin mi Görkemli Kaybedeceksin

L. Cohen sadece usta bir şair ve karizmatik sesli bir müzik adamı değil, aynı zamanda iyi de bir yazardır. Ustanın bilinen en ünlü kitabı "Görkemli Kaybedenler" kült bir edebi eser olarak Cohen sevenlerin belleklerine kazınmıştır. İşte bu kült kitap son günlerde benim de sık sık aklıma gelmeye başladı. Kişisel olarak yaşadıklarım, toplumca yaşadıklarımız ne yazık ki her seferinde Cohen'in Görkemli Kaybedenler'ini hatırlatır oldu bana. Önce son derece ilginç Expo 2015 hezimeti, ardından Fenerbahçe'nin Chelsea karşısındaki yenilgisi... Listeyi uzatmak her daim mümkün ama bunlar en çok aklıma takılanlar. Görkemli Kaybedenler'i en çok hatırlatanlar.
Yenilen ama bir türlü yılkılmyan bir toplumuz vesselam. Yenilgiye alışkın bir toplum olarak toplumsal panzehirlerimizi üretip akıl olmasa da en azından duygusal sağlığımızı korumayı beceriyoruz. Erken sevinip, büyük umutlar bağlayıp sonra bolca üzülüyor, hemen ardından şöyle ele gelir bir günah keçisi bulmaya çalışıyoruz. Bulduk mu da yakasını paçasını al aşağı ediyoruz. Bu konuda gayet başarılıyız. Expo'da yıllardır ortaya koyduğumuz başarısız dış politikaya değil de bir iki kişinin yetersiz çalışmasına bağlıyoruz hezimeti. Sanki bir iki kişi elinden geleni yapsa işi bağlayacakmışız gibi. Karşısında ezik hissettiğimiz Avrupalı'ya kendimizi sevdirmeye çalışırken Afrikalı ve Asyalıları pas geçen biz değilmişiz gibi.
*********************************************
Toplumcak başarıyı kendimize, başarısızlığın nedenlerini ise ötekine atfetmeye bayılıyoruz. Özellikle de Allah'a. Yenilgi listesi kabarık bir toplum olduğumuz için bizden çektiği kadar başka toplumlardan çekmemiştir herhalde Allah. Allah'ın takdiri buymuş, ne yapalım hayırlısı böyleymiş, yenildik ama gururluyuz, önemli olan yarışmak değil katılmaktı, bu yabancılar zaten bizi sevmiyor gibi kalıplaşmış laflar toplumsal lügatımıza öyle bir yerleşmiş ki kişisel başarısızlıklarımızda bile rahatlıkla kullanıyoruz. Hep bir kılıf arıyoruz başarısızlıklarımıza, hep bir bahane. Oysaki gerçek biz görsek de görmesek de, kabul etsek de etmesek de değişmiyor. Yeterince iyi, yeterince sabırlı, yeterince dikkatli, yeterince çalışkan değiliz. Bir işi elimize aldığımızda yeterince çaba gösterme gereği duymuyoruz. Aşağılık kompleksine eşlik eden kendini yüceltme ihtiyacı bizi yanlış ayna seçimlerine, hatalı algılamalara yöneltebiliyor. Kendimizden zayıf gördüğümüz toplumlar karşısında dev aynasında, kendimizden güçlü gördüğümüz toplumlar karşısında ise aynayı küçültüyor, güdük ve ezik bir toplum olarak görüyoruz kendimizi. Çarpık algılarımız yaşantılarımızı, çalışmalarımızı ve beklentilerimizi etkiliyor. Ve her kaybediş özellikle de görkemli olursa yeni bir yenilgiyi beraberinde getiriyor.

Perşembe, Mart 27, 2008

Muhsin Ertuğrul'dan Simavnalı Şeyh Bedrettine! Kıssadan Hisse Tiyatro Şart

Ön not: Bu yazıya 27 Mart'ta başlamıştım ama bir türlü tamamlayamamıştım. Malum memleketin hali ortada. Bu ülkede her gün gerçekten de yeni bir gün. Maaşallah hareketli yaşantımıza diyecek yok. İç politika öyle bir hal aldı ki, bazen kendimi lunaparkta hızlı trende (bkz ing. roller coaster) çığlıklar içinde giden biri gibi hissediyorum. Bu çok normal değil mi? Her an herşey olabiliyor. Bir gün bakmışsınız sınırın öte tarafına geçivermiş askeri birlikler, başka bir gün işimiz bitti deyip hooop dönüvermişler, bir gün türban değişikliğini kapsayan anayasa tasarısı onaylanıvermiş, bir gün demokrasi denilen şey dillere pelesenk olmuş, ertesi gün unutulup başka yollara sapılmış, başa bir gün biri iktidar partisine kapatma davası açmış, iktidar partisi benim elim elma toplamıyor ben de yine anayasayı değiştiririm deyip kolları sıvamış (ama nedense sadece kendilerine Müslüman oldukları için kendinden gayri partilerin kapatılma ihtimallerine pek de oralı olmamış), operasyon kapsamında göz altına alınan gazteciler, eski rektörler, parti liderleri olmuş, borsa düşmüş, altın çıkmış, elde avuçta olmadığı halde hane halkı başına düşen gayri safi milli hasıla beklenenden artış göstermiş, en kritik kadrolar akşamdan sabaha değişivermiş, vs, vs,vs... Milletçek hepimiz adrenalin topları gibi geziyoruz. Adrenalin depolamak için ekstrem sporlara ihtiyacımız da pek olmuyor o yüzden. TV'yi aç, haberleri izle, yeterince adrenalin depola, uygulama bu kadar basit yani.
Uzunca bir ön notun ardından mevzu bahis 27 Mart gündemine gelelim. Malum ben bu yazıyı yayınlamadan bir kaç gün önce Harbiye'deki Muhsin Ertuğrul sahnesi uzunca bir süreliğine kapatıldı. Bizim memlekette alış veriş merkezleri tiyatro salonlarından daha bir değerli görüldüğü ve vitrin izlemek tiyatro izlemekten daha zararsız (başka bir anlamda yararlı) bir etkinlik olarak değerlendirildiği için emektar sahnenin yerine bir alışveriş merkezi, merkezin içine de bir sahne yapılması uygun bulundu. Kısaca büyüklerimiz böyle taktir etti ve dünya tiyatrolar haftasında bir tiyatroya yapılabilecek en büyük kötülük de milli tarihimizdeki yerini aldı. Tiyatronun çok sevildiği ve en azından halkı tarafından gerekli değerin verildiği bir kentte yaşıyor olduğum için kendimi şanslı adlediyorum. Ancak ne yazıktır ki böylesine sevildiği halde bir devlet ya da şehir tiyatroları yok bu kentin (eskiden şehir tiyatroları için güçlü girişimler vardı, iyi oyunlar da hazırlanırdı, ne yazık ki mahalli idareciler onu da bitirdi). İzmir devlet tiyatrolarından beslenen, geldiğini boş göndermeyen bir yer.
Geçtiğimiz hafta da İzmir Devlet Tiyatroları Simavnalı Şeyh Bedrettin oyununu sergiledi kentimde. Beklediğimden iyi bir kurguya sahip, oyunculuklar biraz bağıran ama herşeyden öte inanılmaz müziklerle bezenmiş iki perdeli müzikli bir oyundu. Müzikler olmasa biraz kuru kalabilirdi ancak öylesine profesyonel bir müzisyen topluluğu vardı ki...Konu malum, Şeyh Bedrettin resmi tarihimizde "dini yozlaştırıyor" görüşü ile idam edildiği anlatılan, bize Osmanlı'nın ilk isyankarı gibi gösterilen bir çeşit kominist. Oysa aslında kendisi halk için halkın egemeni olan devlete karşı koyan, inançları ve idealleri uğruna ölümü göze alan bir bilge. Oyun elbette ki tarihsel bilgileri barındıran ancak resmi tarihe pek de ehemmiyet vermeyen bir anlayışla hazırlanmış. Şeyh Bedrettin'in bilge yönül ön plana çıkartılmış. İşin ilginç yanı konu o kadar güncel o kadar tarih üstü ki. Sanki giyim kuşam dışında farklılaşan hiç birşey yokmuş gibi. Güç sahibi olanlar, güce yakın olup iktidardan beslenenler ve de elbette ki güçten bir hayli yoksun olup ezilenler... "Mülk halkındır" diyor Şeyh Bedrettin "mülk halkın"... Bugün dahi mülkün kimde olduğu belli...Onun içinde de halk yok maalesef, halk eline geçen üç beş kuruşla bir ev bir arabam olsun, bankadan kredi çeker ömür billah öderim düşüncesinde.
Son söz: Oyunu izlemenizi şiddetle öneriyorum. Taze beyinlere bir soru işareti, gençliğinin son demlerini ve orta yaş krizini yaşayanlara ise hoş bir seda bırakacağını, idealist duygularını perçinleyeceğini düşünüyorum. Kıssadan hisse oyunundan çıkan bir teyzenin deyimi ile "bu seyirci tiyatroya aç!". Allah sanata aç bırakmasın. Amin.:)

Cuma, Mart 14, 2008

Boykottayım litfen ama litfen rahatsız etmeyin!

Yaklaşık 20 dk önce iş bırakma eylemine başlamış bulunuyorum. 12'ye kadar takılacağım nette, orda burda. Gerçi hali hazırda raporlu olup da işe giden bir insanın eylemi ne kadar ciddiye alınır onu bilemiyorum, kaldı ki bizim meslekte. Ama olsun ben yine de kendi çapımda eylemimi yapıyor, bunu da nahan da burdan önce sosyal güvenlik yasasını çıkartmaya niyetli tek yürek tek bilek hükümete sonra da tüm dünyaya haykırıyorum. Küresel olarak anlaşılması bakımından da"I'm boycotting draft form of new social security law!" diyorum.
Geçen gece CNBC-e'de Ken Loach imzalı "Ekmek ve Güller" (Bread & Roses) filmi vardı. Hani bu kadar denk düşebilir diye düşündüm izlerken. İki gün sonra memlektte işçilerin, memurların kısaca emeği ile yaşayan insanların, insanca yaşama (kaldıysa) kaygıları nedeniyle yapacakları bi eylem hazırlığı varken Amerikan bağımsız sinemasının bu harika örneğinin gösterilmesi ayarlasan olmayacak türden bir rastlantı.
Filmde göçmen yoğunluklu işçilerin çalıştığı bir temizlik şirketinde sağlık sigortası, emek karşılığı ücret gibi en temel ihtiyaçların karşılanması için sendikalaşma sürecine giren işçilerin öyküsü anlatılıyor. Amerika'nın adalet anlayışı içinde sömürülen bu insanlar sonunda mücadelelerini kazanıyor.
Ben de aynı umutlarla bu gün eylem yapıyorum arkadaşlar.
RTE'nin dediğine göre bu yasa hali hazırda çalışanları etkilemeyecek, kazanılmış hakları kaybettirmeyecekmiş. Yasa kabul edildiği taktirde 2028'de işe başlayacakları kapsayacakmış. Ben de diyorum ki valla ben kendi adıma bir şey istiyorsam namerdim sn. RTE. Ben doğuracağım 3 çocuğumun haklarını düşünüyorum. O yavrucuklar sürünsün mü?

Pazar, Mart 02, 2008

Yeni İş Güvenliği Yasasının Düşündürdükleri(?)

Bir taraftan tez bir taraftan sağlık problemlerim nedeniyle bir ayı aşkın bir zamandır yazmak gelmiyordu içimden. Ama bu bloğu oluşturmamdaki asıl amacın ne olduğunu düşündükçe tembellik etmem gerektiğini, ne olursa olsun yazmaktan vaz geçmemem gerektiğine karar verdim. Zira başından beri burada bir şekilde karnımı ağrıtan ya da aklımda iz bırakan konuları ele almaya çalışıyorum ve son zamanlarda da karnımı ağrıtacak yeterince vukuatla karşılaşıyorum ülkemde.
Beni kaygılandıran, kaygıdan öte korkutan pek çok hadise yaşanıyor son zamanlarda. Sanmayın ki türbanla ilgili döktüreceğim, verip veriştireceğim. Ben türbanın bizleri daha da aptallaştırmak için ortaya atılmış bir icraat olmaktan öte bir amaç taşıdığını düşünmüyorum açıkçası. Çünkü biz zavallı insancıklar türbanlı üniversite olur mu olmaz mı diye tartışıp, kaygılanıp, bunun da ötesinde birbirimizi kemirirken birileri saman altından su yürütmeye devam ediyor ve biz tüm bu olanları gazetelerin 9. sayfalarında küçücük sütunlarda görebiliyoruz ancak.
Bakın yeni sosyal güvenlik yasası kapsamında hükümet, işverenlerin işçilerine yemek, ulaşım, yakacak, giyim, konut, eğitim v.b. gibi sosyal yardımlarını prime bağlamayı düşünüyormuş. Tüm bu sosyal yardımlar çalışana nakden ödense dahi devlete prim ödenecekmiş. Hatta işçi sağlığı ve iş güvenliği kapsamında alınan önlemler dahi primleştirilecekmiş. Tüm bu yardım ve sosyal hizmetler prime esas kazanca dahil edileceğinden işverenin prim yükü 2 ile 4 kat artacakmış. E ne olmuş işveren nasıl olsa yüküyle para tutuyor primi artsa ne olur demeyin. Çünkü olan yine emekçiye, yine dar gelirliye olacak. İşverenler bu primleri ödemek istemeyecekler haliyle, ve bunun faturasını sosyal hizmetlerini, yardımlarını kısarak işçiye ödetecekler. Zaten vergi yükü altında ezilen, zor koşullarda üç kuruşa çalışan işçi yine kaybedenler sınıfındaki yerini sağlamlaştırmak dışında bir şey yapamayacak.
Bir tek bununla da kalmayacak. Bakın özel hastaneler devlet kurumlarıyla yaptıkları sözleşmeleri bir bir iptal ediyorlar. Önümüzdeki günlerde devlet hastanelerinin de özelleştirilmesi gündeme gelecek. Artık bütün hastaneler özel hastane sınıfına geçeceğinden primini yüksekten yatıran iyi hizmet (iyi de göreceli bir kavram gerçi) alırken düşük prim yatıranlar her zamanki gibi hastane kapılarında sürünmeye devam edecek. Bunlar toplumsal açıdan tehdit oluşturacak, endişe verici gelişmelerdir dostlarım. Hükümet sosyal devlet olmaya çalıştığını iddia ediyor. Bu iş dar gelirliye kömür, yemek dağıtmakla olacak şey değil. Sosyal devlet olmak kömür dağıtarak değil, insanların o kömüre muhtaç olmamalarını sağlayarak olabilir ancak. Sosyal yardımlar hükümetin tek elinde değildir. Ama görünen o ki bu çalışmalarıyla insanların gözünü boyayıp prim kazanan hükümet aslında primleri arttırıp insanları daha da muhtaç hale sokmaya çalışmaktan öte bir amaç gütmüyor. İşverenler zor durumda, Denizli'de en eski, en köklü işletmeler, binlerce kişiye istihdam sağlayan kurumlar bile kapanma yolunda. Bu ilde çalışanların pek çoğu 4 aydır hak ettikleri maaşlarını bile alamıyorlar. Hırsızlık her geçen gün artan bir sorun olarak önümüzde duruyor.
Özelleştirilen, vasıfsız kabul edilen orman arazilerini, tuzladaki işçi ölümlerini, kayıtsız iş gücünü, ruhsatsız işletmeleri saymak dahi istemiyorum.
Hal böyleyken biz hala türbanı konuşabiliyorsak ne diyebilirim bizi gerçekten aptallaştırmayı iyi beceriyorlar.

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Bizim Legolarımız vardı.

Bugün bir vesileyle Google'ı kullananlar Lego'nun 50. yaş gününü kutladığını görmüştür benim gibi. Sonra da belki hayallere dalmıştır. Çocukluk hayallerine. Lego'nun bizim kuşağa özgü bir oyuncak olduğunu zannediyordum 50 yıllık geçmişini öğreninceye kadar. Meğer bizden önce üç kuşak daha büyütmüş mimar, mühendis hatta inşaat ustası olma hayalleriyle. Başlığa aldanıp Yılmaz Erdoğan üslubunda bir yazı olduğunu düşünmeyin sakın. Zira içinde biraz bilgi, biraz da tarih olsun istiyorum bu yazının. Mesela Lego'yu icat eden kişinin Danimarka'lı Ole Kirk Christansen olduğunu, aslında tarihinin 50 yıldan da eski olduğunu ve Lego kelimesinin Danca "LEg"(oyna) ile "Godt"(iyi) kelimelerinin birleşip kaynaşmasından oluştuğunu bilmeyenlere aktarmak, bilenlere de anımsatmak gibi...
1932'de başlamış Lego'nun yolculuğu. Christansen ahşap oyuncaklar için küçük bir fabrika kurmuş. Fabrikasının ismi için her ne kadar çalışanları arasında bir yarışma düzenlemiş de olsa Ole, kendi bulduğu ismi daha çok yakıştırmış olacak ki yukarıda bahsi geçen LEgGodt'u kullanmayı tercih etmiş. İlk lego prototipi ise 1949' da oluşturulmuş, 1958'de ise sistemi ile birlikte bugünkü halini almış. Günümüzde legonun 2400 parçası varmış ve Danimarka, Çek Cumhuriyetii bir de Meksika'daki fabrikalarda üretiliyormuş.
Ben bilmiyordum mesela tüm bu saydıklarımı. Bilmek çok şey katar mı insana, ne işe yarar bilinmez. Ama legonun sıradan oyuncaklardan öte bir hayal makinası olduğu aşikardır.
Benim legolarım olmadı, onun yerine kenarları tırtıklı, çoğunlukla bu tırtıkları kırılan, eğilip bükülen ve de toplamayı unuttuğun zaman annenin gazap aleti gibi ayağına batan noperlerim vardı. Onlarla oynamak benim için gerçekten zorlu bir uğraştı, çünkü ne yaparsam yapayım hayalimdeki evi inşa edemezdim. Oysa ki legosu olan arkadaşlarıma gittiğimde dünyalar benim olur; evler, bahçeler yapar, en çok da o evlerin pencere ve kapılarını takmaktan zevk alırdım. Tabi bir de lego parçalarıyla savaş yapmaktan...
Lego ile etkilişimi sınırlı olan ben mimar olamasam da biliyorum ki pek çok kişin mimari algısının temeli beşli altılı yaşlarında (benim için 9,10,11,12 de dahil) lego oyuncaklarıyla kurduğu samimi iletişime dayanıyor. Bizim üç boyutlu sanal savaşlarımız olmadı (iyi ki de olmadı) ama parça tesiri kuvvetli, vurdu mu morartan lego parçacıklarımız vardı. Lego gerçek bir dünya sundu bizlere içinde emek ve güvenin olduğu.
İşte legolarla yapılmış şahane projeler...Var mı bunlar gibi kanlı canlısı?
resimler http://www.msxlabs.org/forum/enteresan-resimler/20252-lego-harikalari-lego-resimleri-3.html adresinden alınmıştır.

Pazartesi, Aralık 31, 2007

2007'de de hep konuşmuşuz....

Goddesscim beni mimlemiş haftalar önce. Yazacağım diyorum hep bir şey çıkıyor bloğumu bile açamıyorum. Aslına bakarsanız benim durum "param olsa hevesim olmuyor, hevesim olsa param" durumunun zaman versiyonu gibi şu sıralar. Ya zamanım ya da hevesim olmuyor. Goddesscim mimler de ben yazmadan durabilir miyim? Elbette duramam o yüzden bu yazıdan sonra kendisinin göndermiş olduğu soruları bizzat cevaplayacağım. Ama 2007'nin son günü olması münasebetiyle arkada bıraktığımız koca bir yılda en çok neleri konuşmuşuz kısa kısa değineyim istiyorum.
Efendim malum konuşmayı seven özellikle de kahve köşelerinde, bar muhabettlerinde vatan kurtarmaktan hoşlanan bir toplumuz. Hele ki devlet, millet sohbetleri oldu mu hepimiz uzman kesilir, bazen bir stratejist bazen de ekonomist edasıyla mutemel çözümlerimizi bir bir sıralayıveririz. Hal böyle olunca ülke derdi, dünya meselesi derken bir de bakmışsınız bir sürü laf birikmiş boyuna konuşmuş ve konuşturulmuşuz. Peki neleri?
*2007'nin ilk günlerinde Ermeni asıllı gazeteci ve yazarımız Hrant Dink'in öldürülmesini. Bir taraftan yüreğimiz yanarken bir taraftan da ortalık iyice kızışmış. "Hepimiz Hrantız" diyenlerle "Hepimiz Mehmetiz" diyenlerin kutuplaşması bir taraftan Dink'in öldürülmesinin ardındaki esas nedenleri...Bu diyasporanın Türkiye'ye kurduğu bir komplodur diyenlerle, derin devletin mahsulüdür diyenlerin konuşması gibi.
* 2007'nin ilk yarısında neredeyse sadece cumhurbaşkanlığı seçimi konuşmuşuz. Öyle bir tartışma almış yürümüş ki tüm basın yayın organlarının iki haberinden biri bu konuyla ilişkilendirilir olmuş. Cumhurbaşkanın kim olacağından tutun da eşi türbanlı olursa ülkeyi nelerin beklediğine dair senaryolar bile kurgulanmışız. Cumhuriyet elden gidiyor nidaları eşliğinde korkularını meydanlara taşıyan bir kesim kendini laik devletin tek muhafızı olarak görürken adeta denize düşen yılana sarılır misali "nerede bu ordu", "nerede muzaffer komutanlarımız" diyerek yolları arşınlamış. Tabi ülkeyi dalga dalga saran bu miting endüstrisinden en karlı çıkanlar da buzlu su yanında bayrak satanlar olmuş...

"Halkın uyanışı" olarak nitelendirilen bu mitingler bir rüya misali gök kubbe altında hoş bir seda olarak yerini almış...

*Sonra bol bol türbanı konuşmuşuz. Cumhurbaşkanın eşi türbanlı olur mu olmaz mı onu tartışmışız.

*Cumhurbaşkanı o olmasın bu olsun, yok o da olmasın ben olayım derken tartışmalar yerini seçimlere bırakmış. Sonrasında da 367 tartışmalarına. İktidar kuvvetleri inadım inat .............. derken muhalefet kuvvetleri de tencere dibin kara benimki senden kara diyerek ortalığı iyice kızıştırıken Cumhur olan bizler de 367 yeter sayı mıdır, asil sayımıdır yok yok asal sayı mıdır onu konuşmuşuz? Neticede ülkenin başbakanı Anayasa Mahkemesinin çektiği şut ağlara takılmadan önce hamlesini yaparak 367' yi seçime bağlayıvermiş.

*Isınan hava genleşir kuralından feyz alan politikacılar (siyasetçi demeye elim varmıyor) miting meydanlarını ısıtırken seçimden çok "küresel ısınma" konuşmuşuz. Zira seçimlerin nasıl sonuçlanacağını zaten biliyormuşuz. Bay Baykal hariç.

*Arada boş durmayıp yine türban konuşmuşuz. Bir de DP'nin ikinci kez tarih sahnesine çıkamadan tarih olan halini.

* Cumhur olarak e- muhtıraya cevabı 22 Temmuz'da vermişiz vermesine de AKP'yi yeniden tek başına iktidara taşıyarak "istikrar" kelimesinden ne anladığımızı da maalesef ortaya koymuşsuz. Mitinglerdeki kafa sayısına güvenerek dersine çalışmadan sınava giren CHP bu işten yine avucunu yalayarak çıkmış... CHP ve yandaşları biz nerde yanlış yaptık diye konuşurken işin içinden nasıl çıkacağını bilememiş. Elbette Baykal hariç.

* Seçim rüzgarı eserken ülkemizde biz sık sık türban konuşur olmuşuz. Bir de günden güne kuruyan barajlarımızı.

*Seçim bitip eski-yeni meclis sıraları doldurur doldurmaz DTP ile MHP'nin tokalaşmasını. "Eski köye yeni adet" mi geldi derken bir de bakmışız ki ülkemizde herşey"eski tas eski hamam".

*Meclis göreve başlar başlamaz cumhurbaşkanının kim olacağına dair tartışmalarımıza kaldığımız yerden devam etmişiz. İnadım inat diyen hükümet bir önceki kararından vaz geçmeyerek ne kadar istikrarlı (?) olduğunu göstermiş görmeyen gözlere. Yanına aldığı çelik kuvvet sayesinde 367 barajını sağlam bir şekilde aşarak bir zamanlar hariciye nazırı olarak görmeye alıştığımız Gül'ü Çankaya'ya uğurlamış.

*Bu esnada Hayrünisa hanımın türbanın Çankaya'ya yakışıp yakışmayacağı konuşulmuş kulislerde ve elbette trübinlerde.

*Türkiye Ilımlı İslam Cumhuriyet'i olur mu olmaz mı derken konuştuklarımız Malezya'ya kadar ulaşmış. Dost ve kardeş ülke Malezya bu işte bir gariplik olduğunu düşünürken bayram tatillerinde gidecek yer arayan cebi şişkin vatandaşlarımızın ülkelerine yönelmesi şaşkınlıklarının yerini memnuniyete bırakmış.

*Cumhurbaşkanı seçildi sular duruldu derken bu sefer de Fırat ve Diclenin geçtiği vatan topraklarından gelen acı haberler ülkeyi sadece kızıştırmakla kalmamış ulusal kızgınlık dalgası sınırların dışına kadar taşmış.

*Yürekleri dağlayan şehit cenazeleri terör örgütü ve yandaşlarına karşı adeta gövde gösterisine dönüşürken konuşmaktan yorulmayan bizler harekat planları yapaktan da geri kalmamışız. Emekliye ayrıldığını düşündüğümüz paşalara da strateji uzmanı olarak o kanal senin bu radyo benim konuşma fırsatı doğmuş. Ancak ülkemde yaşam pek çokları için daha da zor bir hal almaya devam etmiş.

*Konuşmalar yerini planlara bırakmış. Sonra da harekatın kendisine. Bu sefer de F16'ların yakıt ikmalini, bombayı sallayışını, yerlebir edilen karargahları konuşmuşuz.

*Bu sırada yağmurlar yağmaya barajlar da dolmaya başlamış. Ankara ve İstanbul'un su sorunu yerini sel sorununa bırakırken yaz aylarında yağmur duasına çıkan bizler ansızın bastıran yağmura hazırlıksız yakalanmanın cerebesini çekmişiz. Bir de bol bol konuşmuşuz. Yağan yağmuru, akan kanı, ebemin türbanını...

*2007 bitmiş gitmiş ama konuşulacaklar bitmemiş...2008'de savaşı, harekatı, şehitleri, ılımlı İslam'ı, felaketleri, TL karşısındaki dolar paritesini, küresel iklim değişikliğini, açlığı, yoksulluğu, sefaleti değil de Bülent Ersoy'un aşklarını konuşabilmeyi diliyorum... Hepimiz için iyi bir yıl olması umuduyla.

Cuma, Aralık 14, 2007

GRACIAS PER TUTTO

Tezinizi bitirmenize haftalar hatta belki de günler kala artık kelimelerin gözünüzün önünde dönmeye başladığını fark ettiğiniz; yazıların -hele ki başka bir dilde ise- üstünüze üstünüze geldiğini hissettiğiniz; bloğunuz da dahil hiç bir şey yazmak istemediğiniz; bir dostunuz kendini ihmal ettiğiniz hissi ile sitemlerini belirtirken ona mektup yazmaya bile imtina ettiğiniz; kendizi boş ve amaçsız bir insan olarak hayal ettiğiniz bir anda bir dostunuz sırf sizi mutlu etmek için elinde sarı bir gülle geliyorsa işte buna "Gracias a la vida per tutto" dersiniz.

Pazartesi, Aralık 10, 2007

Yaşamın Kıyısı'na ilişkin psiko-edebi bir analiz...

S ile yapmış olduğumuz Yaşamın Kıyısında tartışmasını daha doğrusu fikir telakkisini bir önceki yazımda getirmiştim huzurlarınıza. Şimdi de S'nin o muhteşem analizini getirmek istiyorum. Ulusal bir basın/yayın organında yayınlatmasının çok iyi olacağını defalarca söylememe rağmen öncelikle bu gariban sitede yer almasını istediği için S'ye teşekkür ediyorum. Okuyunca benim gibi anlatımına ve analizlerine hayran kalacağınızdan eminim. Aklına, yüreğine, kalemine sağlık...
Yaşamın kıyısında: Serseri gülüşlü bir adamın eller cepte, mutlu mesut dolaştığını görerek dalıveriyoruz filme. Ali muhtemelen Almanya’ya Türkiye’den ilk göç dalgasıyla gelmiş, hayatını gurbet ellerde kurmuş bir emekli; kökleri ise hala ülkesinde, karadenizinde. Filmin Almanya’da yaşayan gurbetçi kahramanlarının dillerine yerleşen yarı ağızlar (yarı Türkçe yarı Almanca) gayet gerçekçi..burada aklımın kıyıları yine bir kelimeye takılmadan edemiyor: gurbetçi..Gerçekten de ne gittiği ve ekmek yediği ülkede, ne de doğup büyüdüğü ülkede bir yeri olan, kendini bir yere ait hissetmenin dayanılmaz ağırlığını ardında bir türlü bırakamadığı ülkesinin bilmem ne zamanlarda kalmış değerlerine sıkı sıkıya sarılarak hafifletmeye çalışan insanlar..Aslında hangi kıyıya vursalar yabani bir ot misali bitiverme kaderine mahkumlar sanki. O yüzden de bir para babasının ağzındaki Havana puroları gibi eğreti duruyor üzerilerine geçirdikleri medeni ülke kıyafetleri. Hasretliğin en dibine vururken, evlat uğruna bırakamadıkları ve hiçbir zaman kendilerini ait hissedemedikleri bir kültüre alışmak zorundalar. Bir ülkenin ısrarla hiçe saydığı azınlık mensubu değil onlar; bir olamamış, yabancı kalamamış,a sı üstünde işte..gurbetçi..nereye gitseler adları bu..
Filmde aslında kıyısından (yaşamlarının kıyısından) tanık olunan hikâyelerin hiçbirine dâhil olunmasa da, hepsinden birer parça almak mümkün, kendi hayatlarımızın eksik kalan yerlerine yapıştırmak için. Fazla hızlı ilerliyor hikâyeler, yetişmek için zaman algımı biraz zorlamam gerekiyor. Zira “bugün ila yarını”, “bugün ile bir yıl sonrasıyla” karıştırabiliyorum. Şanslı tesadüfleri sonucu birbirini bulan bu insanların öyküleri beni tam da içlerine almasa da, gözlerinin önündekini görebilmekteki basiretsizlikleri bana kendi hayatımdaki kaçırdıklarımı hissettiriyor; hatta birer toplu iğne başı gibi batıveriyor zihnime. Herkes (belki kendi hayatlarından kurtulmak, belki o sorumluluktan kaçmak için) başkalarının hayatlarına dâhil oluyor ve onların peşi sıra sürükleniyor. Bunun kötü ve olmaması gereken bir şey olduğunu savunduğumdan değil elbet; ancak ihmal edilenlerin acıları gelip de dank edince kafalara o zaman da iş işten geçmiş oluveriyor. Kaç tane geç kalmışlık eklemek gerekir ki bir hayata ya da kaç kere pişman olmak gerekir ki? Peşinden sürüklenilen şey yaşayamadıklarımız mı yoksa yaşatmak istemediklerimiz mi? Bu kadar bencil olabiliyor insan; hatta bazen diyemeyeceğim bir zaman zarfı içerisinde. Film bu pişmanlıkları çok acımasızca cezalandırıyor: ölüm…
Kızının kendi yaşadığı yoldan gittiğini bir türlü kabullenemeyen ve nedense onu engelleme çabasına düşen bir anne var filmde; alman kız Lotte’nin annesi. Belki de aslında bu şekilde davranarak, yaşlanmayı kendine yediremiyor, kızının diriliğini kıskanıp bunu itiraf edemiyordur. Annenin kızını anlayabilmesi için kızın ölmesi gerekir. Bu sefer anne ve kız yer değiştirir, anne kızının peşinden gider. Onun yarım bıraktığı tazecik hayatı omuzlar ve hayallerini gerçekleştirir. Bu aynı zamanda annenin de kurtuluşu olur.
Ona doğduğu andan itibaren hem baba hem de anne olan babasına; yani Ali’ye benzemeyen, onun bu kadar vurdumduymaz ve hayta olmasına duyduğu üzüntü, ona benzemediği için duyacağı sevinçten daha kuvvetli olan bir oğul; Nejat. Köklerinden gelen o Karadeniz hırçınlığı yoktur Nejat’ta. Katı bir Alman disiplini ve terbiyesi içindedir; babasını sanki başka bir ihtimal olmadığı için kabullenmek zorunda kalmıştır. Sevmediğinden değil ama sevdiğinden de emin olmayarak. Öyle ki, yaşını başını almış babasının bir fahişenin peşinden gitmesini anlayamaz da; sırf kızına para gönderebilmek için fahişelik yapan Yeter’e şefkat gösterebilir. Bu tam da gözünün önündekini görmez insanoğlunun, tanışından esirgediği sevgi ve anlayışı yabancıya bahşetmesinin aymazlığıdır aslında. Nejat sonunda hayatın bu kadar da kurallardan ibaret olmayacağını, bazen ara sokakların da bir hayatı katlanabilir kılmak için gayet tercih edilebilir bir yol olduğunu anlar ve babasının peşine düşer. Affederek rahatlar belki de. Filmin en rahat yapılan eylemini gerçekleştirir ve yollara düşer. Hepimiz anlayamadıklarımızla mı sağlıyoruz bu ruh sağaltımını ne?
Yeter ise, bir annenin her ne olursa olsun sırf kızı okusun diye verdiği yabancı topraklardaki hayat kahramanıdır. Belki de ancak bu kadar anlamlı olabilirdi ona atfedilen bu “hayat kadını” tanımı. Türkiye’de bir sol fraksiyonda örgütlü mücadele veren kızı Ayten, ayakkabıcıda çalıştığını sanmaktadır. Ayten ona giden her ayakkabının alınabilmesinin altında yatan nedeni bilse acaba onu, uğruna mücadelesini verdiği o insanlar kadar iyi anlayabilecek miydi? Sahi Ayten peşinden koştuğu (belki filmde denildiği gibi sadece kavga etmeyi sevdiği için) değerleri anladığını düşündüğü kadar iyi anlayabilir miydi annesinin hayatındaki gerçeği? Burada Özpetek’in cahil Periler filmine atıfta bulunmak gerek diye düşünüyorum. Bilinmeyenin verdiği mutluluk ne kadar sahici bir mutluluk olabilir? Acaba hepimiz sevdiklerimizin üzülmesindense onları cahil periler gibi mi görmek istiyoruz? Yani Ayten annesinin fahişe olmadığını bilirse, o paraları ona nasıl gönderdiğini bilmezse daha mutlu olacak. Peki ya bunun için ödenmesi gereken bir bedel olmayacak mı? Acaba bu gerçeği bildiği takdirde okuluna daha sıkı sarılmayacak mı? Daha adil bir hayat için sokaklarda kendini tehlikeye atan Ayten, annesinin verdiği bu mücadeleyi anlayabilecek mi? Sorular böylece sürüp gider. Ayten belki de hayatında ilk defa birinin kendi için bir fedakârlık yaptığını görüyor ve maalesef bu annesi değil de o alman kız oluyor; Lotte. Lotte’ye o yüzden bu kadar sarılıyor. Birlikte omuz omuza yürüdüğünü düşündüğü yoldaşlarından göremediği ilgiyi ve yardımı bir garip alman kızdan görüyor ve dostluğu da sevgililiği de yaşayıveriyor. İşte filmin tam bu noktasında bende ipler kopuyor çünkü Ayten’in örgütlü mücadeleden hippi bir yaşama geçişini pek sindiremiyorum. Tasvip etmediğimden değil, geçiş ağır geliyor sadece. Sanki arada daha çok şey olması gerek gibi geliyor bana, biraz daha sancılı olmasını bekliyorum o sürecin. Daha doğrusu bunun bir süreç olmasını bekliyorum aslında. Bellik ki mücadelesine sarılış, bir boşluğu doldurmak için, belki yönetmenin vermek istediği mesaj budur. Ama bana y,ne de fazlasıyla kaygan bir zeminmiş gibi geliyor.
Filmdeki yol hikâyeleri de başlı başına bir kurgu oluşturuyor aslında. Her insanın yola çıkma hikâyesi farklı ve bu yollar artlarında hep bir hayat bırakan cinsten, hem de tam ortasından! Küçük bir çağrışım, bir kavrayış hemen yola sürükleyebiliyor kahramanları. Aslında bence filmin gerçekliğe en uzak düştüğü yan bu; daha doğrusu benim gerçekliğime. Çünkü her şeyi bu kadar kolaylıkla bırakıp, atlayıp başını gitmek, imkânsız olarak kalıplaşmış bir imge bende. İşte bu yüzden bu sahneler bana aslında bir film izlediğimi hatırlatıyor; her ne kadar müzik eşliğinde yapılan o yolculuklar inanılmaz çekici gelse de..
Filmin sonu ise en sevdiğim yer oluyor. Nejat’ın babasını beklerken oturduğu kıyıdan gördüğümüz deniz, içeriye doğru kıvrılmış iki koyun arasından görünen dar bir boğaz..yaşamın kıyısı sanki..sahip olduğumuz hangisi peki; o boğazın ardındaki mi, kıyıya vuranlar mı? Yoksa denize ucundan kıyısından sahip olduğumuzu zannederek bir yanılgıya mı kapılıyoruz hep beraber?
Suna Çöğmen

Pazartesi, Kasım 19, 2007

Yaşamın Kıyısında

S ile "Yaşamın Kıyısında" hakkında konuşuyoruz. Ben filmde en çok teğet geçen yaşamlardan, kıyısında dolaştığımız ama bir türlü içine tam olarak giremediğimiz hayatlardan etkilendiğimi söylüyorum. Benim için böyle bir şey olsa gerek kıyısında olmak herhalde diye düşünüyorum ve biraz da uçlarda yaşamak hayatı. S ise kahramanların en yakın bildiklerini anlamak, bunun için çaba göstermek yerine kendileri için önceleri aslında yabancı olan diğerinin yaşamını anlamak için çaba gösterdiklerinden hatta onları anladıklarından etkilendiğini... Aslında ne kadar doğru bir çıkarım olduğunu düşünüyorum. Sevdiklerimizin kıyısında dolaşmak, ama onları anlamak için çabalamamak. Bunu ne kadar da sık yapıyoruz? Önem verdiğimizi zannettiklerimize aslında çoğu zaman kör gözlerle bakıyor, işitmeyen kulaklarla dinliyoruz onları. Belki de en çok bu yüzden yanılıyor, yanlış yapıyoruz onlara karşı. Sevdiğimiz birini anlamamız için illa onun ölmesini beklememiz gerekmiyor. Fatih Akın aslında bir uyarı çekiyor, hafiften ayar veriyor seyircisine.
Filmin sonundan rahatsızlık duyduğumu söylüyorum S'ye. Yarım kalmışlık hissinden hoşlanmadığımı, boşluk doldurma konusundaki kötümserliğimi. O ise en çok sonunu beğendiğini. Deniz kıyısı metaforunun filme yüklediği anlamı...
Filmlerdeki politik göndermeleri hatta pek çok tarafa iyi giydirdiğini söylüyorum S'ye. O bu göndermelerin çok hızlı geçildiğini...Ortak bir noktada birleşiyoruz S ile...İkimiz de etkileyen bir senaryo ve iyi işlenmiş bir kurgu var bu filmde.

Cuma, Kasım 16, 2007

YÖK Ülkemizin Her Yönden Gelişmesine Katkıda Bulunacak Atılımı Sağlayamadı

Geçenlerde YÖK'le ilgili bir yazı yazmıştım. Çukurova Üniversitesinden çok saygıdeğer bilim insanı hocamız İbrahim ORTAŞ da YÖK'ün kuruluş yıl dönümünde bir yazı kaleme almış. Değindiği noktaların çok önemli olduğunu düşündüğüm için bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.
********************************************************************************
YÖK Üniversitelilik Bilincini Ortadan Kaldırdı.Evet bugün YÖK'ün kuruluş yıldönümü. Tamamen tek elden yürütülen ve yukarıdan aşağıya hiyerarşik yapılanma ile üniversiteler işleyemez duruma gelmiştir. Üniversitelerimiz ve eğitim sistemimiz işleyemez duruma gelmekle kalmamış bir bütün olarak ülkemiz bilimsel saygınlığını eşdeğer ülkelere göre geliştirememiştir. Bugün ülkemizin sosyal yaşamı, bilimi ve üniversiteleri toptan bir çıkmazın içindeyse bunun en önemli nedeni de YÖK yasası ile birlikte gelen üniversite anlayışıdır. YÖK' ile birlikte ülkemizde bilimsel kalite geriledi YÖK' ün kurulması ile birlikte aradan geçen 25 yıllık süre içinde belki ülkemiz üniversitelerinde niceliksel gelişmeler olmuştur, ancak unutmayalımbizden geride olan ülkeler bizden birkaç kat ilerlediler. Ancak ülkemiziçin en ciddi sorun üniversite ve bilim kalitemiz her geçen gün düşmüştür.Yine YÖK strateji raporundan öğrendiğimize göre üniversitelerimizin ve YÖK kurumunun ve diğer orta öğretim kurumlarına ilişkin istatistiki bilgiler, başta Milli Eğitim olmak üzere ülkemiz eğitiminin ve biliminin röntgeninin hiç parlak olmadığı ve ülkemizi ileriye taşımaktan da uzak olduğu görülmektedir. Muasır Medeniyet Seviyesini Yakalayamadık. Maalesef ülkemize yazık olmuştur. Ülkemiz insani gelişmişlik düzeyi yönünden 96 sırada, yoksulluk ve suiistimalde 70 sırada. Halen nüfusun%10'un üzerinde okuma yazma bilmiyor, ortalama okuma yazma oranı ise 3.5yıl. Maalesef ülkemiz Mustafa Kemal'in hedeflediği muasır medeniyetler seviyesine 90 yıl sonra halen ulaşamamıştır. Bu sorumluluk bizi yönetenlereaittir. YÖK'ün ve Üniversitelerin birazda ülkenin bu gerçeklerini dikkatealarak, toplumu aydınlatarak yurttaşlardan devletten taleplerde bulunmasını sağlamaları beklenilmektedir..Üniversite Öğrencisini Çağı Yakalayacak Düzeyde Eğitemedik Üniversiteye gelen öğrenci yalnızca ders almakta ancak eğitim aldığımaalesef söylenemez. Maalesef yine YÖK'ün raporuna göre ÖSS'yi başarmışolsa da öğrencilerin çoğunun düzeyi üniversite öğrenimine uygun değil.Devamında da biz üniversiteler gelen öğrenciye pek de bir şey katmadanmezun ederek göndermekteyiz. Mezunlarımız doğru düzgün yabancı dilbilmiyor, dilekçe yazamıyor ve kendisini ifade etmekte yetersizkalmaktadır. Biricik amacı bilgi üretmek ve bilgiyi yaymak olan üniversiteler bilinen bilgiyi öğretmekten öteye geçememektedirler. Cahit Arf'ın ifadesi ile neredeyse "ileri lise" konumundan öteye geçemedik. Bilimsel Üretkenlik Yönünden Üniversitelerimiz Verimsiz. Bütün birimlerde bilim ortamına yakışmayan, ilgisizlik, kadrosuzluk, verimsizlik ve doğal olarak yıldan yıla gelişen yılgınlık üniversiteleriçalışamaz konuma getirmiştir. Hepimiz yoksulluk sınırındaki maaşla, ekders, ikili öğretim, dışarıda döner sermaye üzerinden veya piyasada iş ararduruma getirildik. Bütün enerjisini para kazanan işe ayırtan öğretim üyeleri olarak bilim yapamaz konuma getirildik. Dünyada bilimsel çalışmalar ve araştırmalar harıl harıl işlerken, öğretim üyeleri 30 saate kadar derse girmeye zorlanmaktadır. Bu koşullarda nasıl bilim yapılacak anlamaktazorlanıyorum.YÖK yasası ile birlikte ülkemizin bilimsel bilim adamı yetiştirme sistemi bir türlü bir mekanizmaya ve kriterlere bağlanamamış. Yaratılan bilim insanı profili ise bilimsel üretkenlik yönünden son derece düşük düzeyde kalmıştır. Üniversitelerin Sorunu Yönetim Sorunudur. Türk yükseköğretimin başta üniversiteler olmak üzere en ciddi sorunu yönetim sorunudur. Adeta bir yerel yönetici belirleme yapılanmasına dönüşen üst yönetim belirleme sistemi üniversitelerde huzursuzluğu geliştirmiştir. Belirlenen adaylar önce YÖK kurlunda sonrada Cumhurbaşkanın ilkeleri belirlenmemiş taktirine bırakılmıştır. Üniversite üst yönetimlerinin iktidara gelmek için verdikleri paylaşımcı, liyakate dayalı atama ve terfi vaatleri, üniversiteleri demokratikleşme anlayışı ne yazık ki iktidara gelindikten sonra unutulmaktadır. Neredeyse bütün alt kademeden üst kademeye kadar ülkemizin bütün üniversite yöneticilerine karşı benzer eleştiriler gelmektedir. Ölçütleri belirlenmiş, liyakate dayalı kendi iç dinamikleri içinde özerk ve özgür üniversite anlayışına dayalı bir yönetici belirleme sistemine acil ihtiyaç bulunmaktadır. Bilim ve Eğitim Birinci Öncelik Olmalıdır Mutlak. Başta orta öğretim olmak üzere üniversite eğitim ve bilimi ulusal bir bütünlük içinde ele alınmalıdır. Ülkenin geleceğine yönelik temelaraştırma stratejileri geliştirmeli. Türkiye'nin GSMH içindeki en yüksek payı eğitim ve bilime ayrılmalı ve konu Milli Güvenliğin birici maddesi olmalıdır. Bunu yapamadığımız zaman sürekli kendi içimizde çözüm üretemeyen, teröre alet edilen, dışarıdan sürekli bilgi alan bir ülke olmaktan kurtulamayız. Çağımızın biricik tecrübesi eğitim düzeyi düşük, bilgi üretemeyen hiç birtoplumun çağı yakalaması mümkün değil ve ligden düşmektedir. Tarihin herdöneminde bilime önem veren ve onun gereğini yerine getirenler ilegetirmeyenlerin hikayeleri vardır. Sanırım ulus olarak bu konuyu en çokkonuşanlar bizleriz. Ne yazık ki bir arpa boyu yol alamadık, günden güne degeriye gidiyoruz. Yeni Bir Yükseköğretim Yasası ŞartÜlkemizin aydın geleceği için mutlaka yeni bir yüksek öğretim yasasınaihtiyaç bulunmaktadır. Üniversitelerimizin mutlaka bu talebi en yüksekşekilde ifade etmeleri gerekir. Bugünkü anlayışla ülkemizin bilimsel,ekonomik ve sosyal alanda atılım yapması beklenilmemelidir. Ancak atılımyapmak ve çağın gerisine düşmememiz gerekir. Bunun sorumluluğu baştaüniversite yöneticilerine düşmektedir. Günden güne eriyen üniversitelerinsorumluluğu, başta kurumların başına büyük umutlar ile gelip statükoyasığınan, kurumalara dinamizm katamayan yöneticiler aittir. Ayrıca bilincive şuuru olan, olayları ve gelişmelileri görüp bana ne diyebilenlereaittir. Kısaca bu ülkede sorumluluğu olan ve konuya duyarsız kalan hepimize aittir. Sorun siyaset üsütü bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Ülkemizin dinamik insan gücüne yeni dinamik ve çağdaş bir yüksek öğretim modeli yakışır. Ülkemizin bunu hakkettiğini düşünüyorum

Cumartesi, Kasım 10, 2007

iş bankası 10 kasım Mustafa Kemal Atatürk reklamı

Atatürk'ün insan yönünü çok güzel betimlemiş, onun ideallerini gerçekten çok iyi sembolize etmişler. 10 Kasım'da Atamız ancak bu kadar güzel anılabilirdi.

Cuma, Kasım 09, 2007

Bir Hüzün Başkenti

Her kentin, her mekanın bir kalbi olduğunu düşünmüşümdür her zaman. Kendine has kişiliğiyle yaşayan bir canlıdır kentler de. Bazı kentler vardır enerjiktir, coşkuludur. Bazıları ise hüzünlü...Tarihin sillesini yemiş, acılarla dolu küfesini yüklenmiş giden. Kudüs bu küfeyi sırtlayan belki de en bilindik kenttir. Bir diğeri ise Berlin... Farklı ülkelerin farklı kentlerine yolum düştü. Ancak hiç biri Berlin kadar derin bir hüzne boğmadı beni. Sıcak savaşın bıraktığı taş yığınlarının arasından yeniden yükselirken bu sefer de soğuk savaşın oyunlarına sahne olmuş, halkı bir duvarla ikiye bölünmüş bir kentti burası, ve yıkılışının üzerinden 12 yıl geçse de duvarın kalbine kazıdığı izler hala çok rahatlıkla okunabiliyordu. "Unter den Linden" ne kadar kalabalık, ne kadar hareketli olsa da tarifi zor bir hüzün bırakıyordu üzerimde. Oysa ne de güzel bir karşılığı vardı dilimde caddenin: Ihlamurlar Altında! Nazi döneminin acımasızlığı, Sovyet egemenliğinin soğukluğu ile birleşiyor, kapitalizmin yapışkan yayılmacılığı ise kentin siluetine hafif meşreplik katıyordu.
Otomasyon düzenin insanları bir seri üretim hattı gibi akıp gidiyorken engelleri yıkılan doğu ile batı arasında ben, duvara rağmen bir aşkın nasıl sürdürülebildiğini düşünüyordum romantik bir ruh haliyle. Ya da bir duvar parçasının kaç kişinin kanını emdiğini...
Duvar bir semboldü sadece beyinlerimize değil, yüreğimize de kazınan. Bize yıllarca Doğu Almanya'nın komünist düşünceyle insanları esir aldığı anlatılmıştı. O yüzden olsa gerek doğu yakası dünyaya kapalıydı, soğuktu. Oysa ki haşmetli ama tek tip binaları, geniş caddeleri kaplıyordu, tıp kı başkent Ankara'daki gibi. Batı ise yüzünü Amerika'ya dönmüş, gece kulüpleri, kültür aktiviteleri, alış veriş merkezleriyle fıkır fıkır bir Avrupa Kentiydi. Oysa kapitalist ekonomiyi beslemek için kurulan fabrikalarda çalışması için davet ettiği "yabancıların" kendine bile yaban olduğu bir dramın ev sahibiydi sokak sokak, mahalle mahalle...Böylesine farklı, böylesine ayrıydı kentin iki yakası birbirinden ve bu aykırılığıydı belki onu böylesine kederli ve bir o kadar anlamlı kılan......Belki sırf bu yüzden adını her duyduğumda yüreğimin cız edişi.
Berlin halkı duvarın yıkılışının 18. yılını kutluyor, duvarın böldüğü hayatları anarak. Bazısı ise doğu ve batının ayırldğı günlerin özlemini duyuyor. Bense duvarın küçük bir parçasıyla sanki tarihin bir bölümüne sahip olduğum hissini taşıyorum.
"Goodbye Lenin" bu hüznü kentin fonu üzerine inşa edilen yaşamlar üzerinden işliyor. Kişilerin yaşamı, kentin dramına; kentin parçalanmışlığı kişilerin yaşamına karışıyor...Film, kimi zaman esprili ama bolca hüzünlü bir anlatım sunuyor Berlin üzerinden, tıp kı kentin kendisi gibi. Duvarın yıkılışının yıl dönümü olan bu günde eğer kendinize ayıracak biraz zamanınız varsa bu filmi izlemenizi öneririm. Tarafsız ve yalın bir anlatımla hazırlanmış ve gerçekten o döneme ışık tutuyor.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails