Pazar, Şubat 28, 2010

ezginin anne olma hali...

Yaklaşık dört yaş civarındayken "büyüyünce ne olacaksın?" diye sorduklarında "anne" diye cevap verdiğimi, ve  bu cevabımla başta dayımlar olmak üzere pek çok kişiyi güldürdüğümü hatırlıyorum. O yaşlarda bir kız çocuğunun yetişkin bir kadına ilişkinn tek temsilinin annelik olması sebebiyle  bu cevabı vermem çok doğal tabi. Yaş biraz kemale erip, akıl başa ulaşmaya başladığında kadınların annelik dışında da rolleri olabileceğini görüp, bu tercihimi başka alanlara kaydırmış, bu soruyu "öğretmen", "çocuk doktoru", "avukat" gibi çeşitlemelerde bulunarak cevaplamıştım. En uzun süren cevabım ise "avukat olacağım" olmuştu. Avukat olamadım ama ANNE oldum.

Aslında şöyle bir başlangıç yapacaktım bu yazıya:
"Çok uzun bir süre anne olmayı hiç istemedim. Kendimi bir çocuğa bakarken hayal dahi edemedim. Anne olmak demek büyümek demekti çünkü benim için. Olgunca davranmak, içindeki çocuğa şışt deyip susturmak...Hele çıvısı çıkmış, yozlaşmış bu dünyaya bir insan daha getirmek, onun hayatının sorumluluğunu taşımak ne delice birşeydi. Sonra bir zaman geldi, ne olduysa oldu ve ben bu sefer de uzunca bir süre anne olabilmeyi bekledim. Anne olmak istemediğim zamanlarda düşündüklerimin kefaretini ödedim..."

Ben her ne kadar kabullenmesem de bilinç dışı kayıtlarım o 4 yaşındaki ezgi'nin hislerini, isteklerini kaytemiş olacak ki "çok uzunca bir süre anne olmayı hiç istemedim" sözüyle lafa başlamama izin vermedi. O yalın, saf, çocuksu halini ortaya koymayı tercih ettirdi. Bu demek oluyor ki hiç istemiyor olduğumu sandığım zamanlarda dahi biryerlerde potansiyel bir anne ruhu barındırıyormuşum.

Evet şu an resmen bir yıllık anneyim. Annelik kariyerimde bir yılı doldurmuş bulunuyorum yani. Bu süreç kariyer hayatımın en zorlu ama en tatlı, en keyifli, en verimli dönemiydi diyebilirim. Çünkü bir değil, iki kişinin annesiyim. Anne olmak nedir bilmez, kıyısından bile geçmezken birden bire iki yavrunun annesi olmak nasıl birşeydir bilir misiniz? Çok zordur mutlaka dediğinizi duyar gibiyim. Evet yorucu, zahmetli, çok daha fazla emek gerektiren ama çok daha komik, keyifli, eğlenceli, sevgi dolu... Evet, anne olmayı istemediğim zamanları düşünüyorum şimdi de, eğer o isteğimle kalsaydım gönlümün büyük bir kısmı çorak kalacak, böylesine büyük bir duygu bütününden, önemli bir öğrenme sürecinden bi haber olarak yaşayacaktım.

Evet, anne olmak demek, yeni duygularla tanışıp, yeni şeyler öğrenip olgunlaşmak demek. Ama çocuklarla coşup eğlenmeyi bilen için o yürek her daim çocuk...

Artık korkmuyorum büyümekten; onlarla oynamak, yeni şeyler keşfetmek, onlar sayesinde yeni insanlar tanımak içimdeki çocuğu beslemekte, ezgi ancak onlar büyüdüğü zaman büyüyecek, artık bunu biliyor.


Anneliğimi kutluyor, verdiği hediyeler için her nefeste yüce Yaradanıma şükrediyorum.

Salı, Şubat 16, 2010

Bu gün neler olmuş neler?


Bakın 16 Şubat' ta ülke ve Dünya tarihinde neler olmuş:



600 - Papa I. Gregory, hapşıran kişiye "Tanrı seni kutsasın" denebileceğine karar vermiş. Yani "God Bless you", bizdeki "çok yaşa sözü" ilk bugün kullanılmış.

1903 - Panama bağımsızlığını ilan etmiş. ABD, Panama Kanalı üzerindeki hakları satın almış (her zamanki gibi).
1918 - Litvanya hem Rusya hem de Almanya'dan bağımsızlığını ilan etniş. (ne mutlu onlara!)

1920 - Balıkesir'in kuzeyinde, Manyas ve Gönen bölgelerinde ikinci Anzavur isyanı başlamış (İsyan 16 Nisan'da ancak bastırılmış.)
1925 - Sonraları "Türk Hava Kurumu" adını alacak olan "Türk Tayyare Cemiyeti" kurulmuş.

1937 - Wallace H. Carothers, naylonun patentini almış.
1953 - Türkiye-ABD telefon hattı açılmış (ince kırmızı hat!:)).

1959 - Fidel Castro, Fulgencio Batista'nın 1 Ocak'ta başkanlıktan uzaklaştırılmasının ardından Küba devlet başkanı olmuş (Yaşasın Castro- o gün bugün devlet başkanı kendileri).

1961 - Explorer 9 uzaya fırlatılmış,

1969 - 6. Filoyu protesto içise nedionn "Amerikan Emperyalizmine Karşı Mustafa Kemal" mitinginde gösteri yapanlara bir grubun saldırmasıyla başlayan olaylarda 2 genç ölmüş, 200 kişi yaralanmış. 

1973 - Rauf Denktaş, Kıbrıs cumhurbaşkanı yardımcılığına seçilmiş.

1976 - Türkiye'nin Beyrut büyükelçiliği başkatibi Oktar Cirit, tabancayla vurularak öldürülmüş. Saldırıyı Ermeni terör örgütü ASALA üstlenmiş.

1968 - Haleyville'de (Alabama, ABD) ilk 911 acil telefon sistemi çalışmaya başlamış.

1983 - [1][Gazanya Bloğu] kurucusu Mehmet USLU dünyaya gelmiş.

1985 - Hizbullah örgütü kurulmuş (aman ne iyi olmuş :(().

1986 - Portekiz?de seçimler yapılmış ve Mario Soares 60 yıl sonra Portekiz'in ilk sivil başkanı olmuş.

1988 - Televizyonda 11 Şubat'ta kanser tedavisiyle ilgili programı izleyen bir hasta, zakkum yapraklarını kaynatıp içince ölmüş (Şaka gibi).

1998 - Çin havayollarına ait bir yolcu uçağı Çang Kay Şek uluslararası havaalanı yakınlarında düşmüş 202 kişi ölmüş.

1999 - PKK örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın Türk güvenlik güçlerince yakalanmasının ardından, örgüt taraftarları Avrupa çapında elçilik işgalleri ve rehin alma eylemlerine girişmişler.

2005 - Eski başbakan Mesut Yılmaz ve eski devlet bakanı Güneş Taner'in Türkbank ihalesine fesat karıştırmak suçundan Yüce Divan'da yargılanmalarına başlamış.

2004 - 16 Şubat Dünya Türk Bayrağı Günü imiş,

2006 - Kısaca MASH olarak adlandırılan ve çadırlardan oluşmuş "Seyyar Ordu Cerrahi Hastaneleri"?nin (Mobile Army Surgical Hospital) sonuncusu da ABD ordusunda hizmetten kaldırılmış.

2009- Geleceğin başbakanı olacak Eren G. ve geleceğin şovmeni Ege G. hayata gözlerini açmış.  Kısaca ikiz canlar olarak adlandırılan bu muhteşem ikili anne-babalarına Allah tarafından verilen en büyük hediye olarak küçük G. ailesine büyük mutluluk getirmiş. Ezgi resmen anne olmanın heyecanını tatmış ve bu anlatılmaz yaşanır duygunun nasıl bir şey olduğunu anlayarak içi şükran şükran ve yine şükranla dolup taşmış!

Salı, Şubat 02, 2010

Ekmek için Gül için Daha Yaşanabilir bir Dünya İÇin!



"Sen Spartacus'u bilir misin Mükremin kardeş?" diye esprili bir başlık atmak isterdim ama Tekel İşçileri "açlık grevine" başlamışken çok da esprili bir yazı çıkmayacak sanırım.
Malumunuz Tekel İşçileri yaklaşık bir aydır Ankara'nın kışı soğuğu demeden sokaklarda yatıp kalkıyor, özlük haklarını korumak adına meramlarını anlatabilecek bir mecra arıyorlar. Arıyorlar da, bulamadıkları da aşikar. İşçilerin seslerini duyurma çabası halka halka büyüyor, ve onlar gibi madur olan işçiler için bir umut ışığı oluyor. Tıpkı Ken Loach'ın "Bred & Roses" filminde olduğu gibi. Daha önce "boykottayım litfen ama litfen rahatsız etmeyiniz" başlıklı yazımda ayrıntıları ile değinmiştim bu filme. Şimdi bir kez daha hatrıma düştü şu olaylar karşısında ve ben de Tekel İşçilerinin bu anlamlı, şerefli direnişini yazmadan, bu güzel filmle ilişkilendirmeden edemedim. Her ne kadar gündemi takip edemesem ve eskisi gibi gerek dünya gerekse ülke gündemini ilgilendiren konularla ilgili yazamasam da bu konuyu kendi yaşam biçimim ve görüşlerim çerçevesinde atlamamam her ne kadar onlarla omuz omuza olamasam da en azından Tekel İşçisi kardeşlerimle gönüldaş olarak onları desteklediğimi yazmam  gerektiğini düşündüm.                                 
                                    foto:http://www.impawards.com/2001/posters/bread_and_roses_ver2.jpg  


Onların eylemleri öylesine doğal, öylesine haklarını aramaya yönelik ki. İdeolojileri, dünya görüşleri ne olursa olsun; muhafazakar ya da liberal, dindar ya da değil herkesin aynı çatı altında açlık orucuna oturduğu, Ankara meydanlarına kurdukları çadırlarda sıcacık çaylarını paylaştıkları; emek için, gül için, sadece kendileri değil tüm işçi kardeşleri için daha yaşanabilir bir dünya kurmak için verilen bir çaba. Amaçladıklarını kazanamamış olsalar da diğerlerine örnek olmaları bağlamında başarıya ulaşmış bir eylem. Umuyorum bu ses devam eder, sesi duyması gereken mecralar bir an önce kulak kesilir de canlar yanmadan, ocaklar sönmeden bu iş olması gereken yere bağlanır. Kalbimiz, aklımız, dualarımız onlarla!

Pazartesi, Ocak 25, 2010

Duyguların Dili "We Feel Fine"


Geçen yazımda 2009'da yaşadığım duygulardan, bunların yoğunluğu, şiddeti ve bana öğrettiklerinden bahsetmiştim. Tam da o yazıyı hazırlarken twitterdan bir arkadaş bir kitap önermişti. Daha doğrusu almanak. "We Feel Fine: An Almanac of Human Emotion". Beni tanıyanlar ya da başından beri yazılarımı takip edenler almanaklara ne kadar meraklı olduğumu bilirler (Bkz NTV 2007 Almanağı). Bir konu resimlerle, kısa ve öz olarak ancak bu kadar iyi anlatılabilir. Tarihe armağan edilebilir. İşte bu kitap da yeryüzünde var olan hemen hemen her duyguyu binlerce insanın dilinden, anlatımından ve fotoğraflarından yararlanarak kısa ve öz olarak ortaya koymuş. Duygularla ilgili yapılmış amprik araştırmaların verileri de eklenmiş. Hem bilimsel hem de görsel bir veri kitabı ortaya konmuş. Aktardığım resimleri görünce  ve http://wefeelfine.org/ sitesini ziyaret edince ne demek istediğimi siz de anlayacak ve bana hak vereceksiniz.
Duyguları anlatması da anlaması da zordur. Bazen yüreğiniz sıkılır sanki bir el kalbinizi alır sıkar da sıkar. Bazen de içinize bir kuş girmiş zannedersiniz. Sanki kanat çırpıp duruyor orada. Ya da beyniniz karıncalanır derin derin nefes almak istersiniz. İnsanların kayıtsızlığı karşısında bazen görünmez olduğunuzu düşünürsünüz. Bazen uçmak uçmak, en tepelere çıkmak ve oradan kendiniz bırakmak ve ya avazınız çıktığınca bağırmak istersiniz. İşte bunların hepsi aslında hissettiğimiz "duyguların" bir anlamda tarifidir. Bizde yapıp ettikleri, manevi olanın maddi olana dönüştüğü bir diyalektik.


Sep Kamwar ve Jonathan Harris tarafından çeşitli bloglarda ifade edilen duygulardan yola çıkarak hazırlanan bu almanak "güzel hissetmek, utanmak, suçluluk, minnettarlık, çılgınlık, mutluluk, kıskançlık, aşk, nefret, sarhoşluk, yalnızlık..." gibi pek çok duyguyu en yalın ve en iyi şekilde ortaya koyuyor. Ben en kısa zamanda edinmeyi düşünüyorum. Sizlere de tavsiye ederim. Hadi buyurun resimlere!




fotolar http://wefeelfine.org/book/# sitesinden alınmıştır.

Pazar, Ocak 03, 2010

2009' un getirdikleri...

Yaklaşık bir haftadır 2009'dan akılda kalanlarla ilgili programlar seyrediyorum TV'de. Neler olmuş neler...Michael Jackson ölmüş mesela, Obama ilk siyah ABD başkanı olarak tahta geçmiş, hiç bir aktivite yapmadan Nobel barış ödülüne layık görülmüş, Muhsin Yazıcıoğlu helikopter kazasında hayatını kaybetmiş, ülke genelinde yürütülen bir soruşturma nedeniyle  ülkede yazar çizer okur anlatır tayfasının neredeyse yarısı göz altına alınmış, DTP kapatılmış, ünlü yönetmenler Halit Refiğ, Zeki Ökten vefat etmiş, küresel kriz Türkiye'yi teğet geçmiş (?), uçaklar düşmüş, Gazze yine bombalanmış, ülkemde yerel seçimler yapılmış, pandemik grip almış başını yürümüş, tüm dünya bunu konuşmuş...2009'da Türkiye ve Dünya bunları yaşarken ezgi de kişisel tarihini yazmış.

2009 ezgi için bol duygu dolu bir yıl olmuş. Duygunun hemen hemen her türlüsünü yaşamış, belki de yaşatmış. Oldukça zorlu sınavlardan geçmiş, hoş geçmiş mi yoksa kalmış mı onu hala çözememiş. 2009'un ilk ayları heyecanlı bir bekleyiş ve ardından dünyada bir kadın yaşayabileceği en kutsal sevgiye kucak açmış. Canından öte canlarına kavuşmasının yarattığı o büyük mutluluk, heyecan ve coşku yerini en kısa zamanda büyük hayal kırıklarına bırakmış. En güvendiği dermiş hep "herkese bu kadar çok güvenme" diye. Evet güven duymaması gerektiğini en güvendiği acı bir şekilde öğretmiş. Şaşırmış, afallamış, sevdiğinin "kıymet verilenler" sıralamasındaki yerini gören ezgi "güven" ve "güvensizlik" ne demek onu öğrenmiş. Üzerinde durduğu ve onca zaman sarsılmazlığına inandığı zeminin ne kadar kaygan olduğunu görmüş ve   "O"ndan başka hiç bir beşere güvenmemesi gerektiğini anlamış acı da olsa. Öfkeyi yaşamış en şiddetlisinden. İletişimsizliği, sözlerin anlamsızlığını, yalnızlığı hissetmiş en sessizinden, taaa derinden. Çaresizliği, aczi görmüş ve çarenin kendi içinde saklı olduğunu. Dostluğun nasıl bir merhem olduğunu anlamış. Yaraları sarmadaki başarısını. Yaralar iyileşmiş iyileşmesine de izi kalmış, sızısı da...Bütün bu yaşadıkları duygularına, kendisine ve çevresine ilişkin farkındalığını biraz daha arttırmış.

Sahi ne de güzel demiş şair "yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
                                           yaşadın mı büyük yaşayacaksın,
                                           ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
                                           çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır.
                                           ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana." A.Behramoğlu

Hoşgeldin sefalar getirdin 2010. Bana yaşatacakların her ne ise kabulümdür, ne diyeyim sana hoş getirdin dergahıma.


Cuma, Aralık 18, 2009

DOMUZ GRİBİ AŞIMI OLDUM ARTIK HİÇ BİR DomuZ BANA ZARAR VEREMEZ!




Olalım mı olmayalım mı, "olursak bize ne olur?", "ölür müyüz kalır mıyız?", "sakatlanır mıyız?" derken Demet Teyzemizle birlikte bir cesaret olduk domuz gribi aşılarımızı. Başbakanımızın bile "ben aşı olmam, olana da karışmam" dediği bir ülkede gönüllü olarak gidip aşı olmak cesarete şayan bir durum değildir de nedir ki? Gerçi aşının neredeyse karaborsaya düşmüş olduğu durumundan yola çıkarsak başbakanın görüşünün toplumumuzca çok da ciddiye alınmamış olduğunu söyleyebiliriz sanırım. 3 hafta sonra koruyuculuğu başlayacak, sonrasında açık yüreklilikle "domuzdan da gribinden de korkmuyorum artık" diyebilirim.

Yaz başından beri domuz gribinden, yaklaşık iki aydır da GDO'lu ürünlerden bahsediyoruz. O kadar güvenimiz sarsılmış ki toplum olarak her türlü komplo teorisine inanmaya meyil eder olmuşuz. Kolektif bir şüphe ve kaygı yumağına dolandığımız için haklı olarak devlet organları tarafından yapılan açıklamalara da şüphe ve kaygıyla yaklaşıyoruz. "Virüs aslında ilaç firmaları tarafından mı geliştirildi"," iğneler için kobay olarak mı kullanılıyoruz", "yiyip içtiklerimizle aslında bize gerçek anlamda yutturulanlar ne", v.b. pek çok kaygımız var. Her ne kadar bir kısım düşünce komplo teorisi olarak adlandırılsa da elbette bunların içinde gerçeklik payı da yok değil hani. Gerek pandamik virüs, gerek GDO'lu gıdalar sağlığımız ve yaşam kalitemiz açısından büyük önem taşısa da en az onlar kadar önemli olan amma velakin  ülke gündeminde kendine bu iki durum kadar yer işgal edemeyen başka bir konu daha var ki o  da antibiyotik direnci. 
Malumunuz geçtiğimiz ayın 18'i antibiotik direnci günü olarak kabul ediliyor ve toplumlar bu konuda bilinçlendirilmeye çalışılıyor. Özellikle bizim gibi geri kalmış daha doğrusu kalkınmakta olan (kibarcası) ülkelerde doktor kontrolünde olmadan kişinin hür iradesi ile başlanıp bırakılan, yardımlaşma kültürümüzün katkısıyla komşudan, eşten dosttan alınan, soğuk algınlığında bile başvurulan antibiyotikler çağımızın belki de sağlık açısından en önemli tehdidi. Batılı ülkeler düzenli ve dikkatli kullanımları sayesinde hala 2. kuşak antibiyotikleri kullanırken ülkemizde 4. kuşak, geniş spektrumlu antibiyotikler kullanılmakta ki bunlar bile çoğu durumda derdimize çare olamamakta. Vara yoğa antibiyotik yazma eğiliminde olan doktorlarımız, "bana bilmem ne marka antibiotik verir misiniz hocam" diyene reçetesi olmasa da istediğini veren eczacılarımızda da suç yok değil hani. Boğaz enfeksiyonunda boğaz kültür antibiyogramı, idrar yolu enf. idrar kültürü yaptırmadan kafasına göre geniş spek. bir antibiyo. yazmak direnci arttıran unsurlar arasında yer alıyor. Kişinin kafasına göre istediği antbiyo. alıp, artık iyileştim deyip yine kafasına göre bırakması, başka bir rahatsızlık durumunda evde hazırda bulunandan bir iki tane alıp yola devam etmesi de direncin oluşumundaki önemli unsurlar arasında. Bu durum öyle ciddi bir durum ki hayatında hiç antibiyotik kullanmamış bebeğimin geçirdiği idrar yolu enfeksiyonu sırasında bile bakterinin geliştirdiği direnç nedeniyle doktorumuz neredeyse kullanacak antibiyotik bulamadı. Öbür bebeğime neredeyse atom bombası ayarında bir antibiotik verilmek durumunda kalındı. Bu durumun bu şekilde devam etmesi halinde en ufak bir enfeksiyon, en basit bakteri bile mevcut antibiotiklere dirençli olduğu için ölümcül olabilecek. Durumun vahameti ortada. Sıradan insanlar olarak bize düşen ise
1. kafamıza göre
2. komşu, arkadaş, akraba tavsiyesine uyarak antibiyotik kullanmamak,
3. soğuk algınlığı, grip gibi hastalıklarda hiç bir işe yaramadığını bilmek (antibiyotikler virüsler için değil bakteri suşları için geliştirilmiştir), bu gibi durumlarda doktorumuzun antb. yazması halinde onu uyarmak,
4. herhangi bir enfek. durumunda özellikle boğaz ya da idrar yolları söz konusu ise kültür antibiyogramını mutlaka istemek.
5. Çevremizi bu konu hakkında bilinçlendirmek. Düşünmek, konuşmak, uygulamak. İşte bu kadar basit. Sağlıkla...

Çarşamba, Aralık 16, 2009

Karlar yağıyor...Bizim kuşlar camdan bakıyor


Hemen hergün yazmak istesem de çoğu zaman uzun uzadıya yazacak gücü pek bulamıyorum kendimde. Malum iki tane aynı yaştaki velede annelik ediyoruz. Enerjimizin de çoğunu onlara feda ediyoruz. Haliyle akşam olup da el ayak çekilince bilgisayarın başına oturduğumda takip ettiğim sitelere girip göz gezdirmek en fazla iki satır yazıp deşarj olmak dışında çok da ciddi işlerle uğraşamıyorum. Bu esnada bile 5/6 kez ikiz canların yanına gidip kolaçan ediyorum ya da onlar beni çağırıyorlar. Ne yapalım canları sağ olsun, kısa bir süre sonra bu yaşananlar da anı olup aile tarihimiz içinde yerini alacak.

Aile tarihimiz içinde yer alacak diğer bir yaşantımız da ikiz canların ilk kez karla tanışması. Malumunuz geçenlerde buralara yılın ilk karı bizimkilerin de ömürlerinin ilk karı düşmüş oldu. Karın yağışını hem sever hem de en büyük doğa mucizelerinden biri olarak kabul ederim. Büyüleyici bir an yani benim için. Bu anı ve tabi ki sonrasını ikiz canlarımla da paylaşmak, onların kişisel arşivlerine hoş bir deneyim, yeni bir öğrenme katmak için koştuk pencerenin önüne, başladık tipi gibi yağan karı izlemeye. Bizim memlekette kar usul usul yağar. Burada tipi gibi yağıyor maaşallah. E Ege - Karadeniz farkı o kadar olacak değil mi? Neyse efendim benim bu kadar sevdiğim ve görünce heyecanlandığım bu doğa olayı bizim canlara pek bir normal geldi. Hem camdan bakar hem de sonrasında dışarı çıkıp gezinirken bizim ikiz canlar gayet umursamaz, bir o kadar "cool" takılırken ben 9 aylık veledlerden daha çocuktum. Kim bilir belki onlar da büyüdükçe alayacaklar karkBir kaç anı sizinle paylaşmak bunu da buraya not düşmek istedim. Darısı yeni deneyimlerimizin başına...


Cuma, Aralık 11, 2009

"Her Derde Deva Domuz Gribine Şifa"



Çok gezen mi bilir çok okuyan mı diye bir söz vardır ya, şu sıralar çok gezen taifesi olarak "gezelim görelim", "yörelerimiz yemeklerimiz" tadında bir yaşam sürdüğümüz için Bolu dolaylarından bir lezzet ile ilgili yazmak yakışır diye düşündüm. E bir de ev annesi modunda takılmam dolayısıyla şu sıralar haliyle yeme içme, çocuk bakma, kadın kuşağı programları, dikiş nakış, el işi göz nuru, ev dekorasyonu v.b. dışında yazacak çok da malzemem yok elimde. Laf aramızda yeniden aktif bir çalışan oluncaya kadar bunlarla idare etmek zorunda olacağınız için  üzüntülerimi dile getirmeyi de bir borç bilirim.

Efendim fotoğrafta görmüş olduğunuz çorba Bolu'ya özgü "kızılcık tarhanası" olup bizzat ezgi tarafından pişirilmiş, üzeri  tereyağında nane ile sotelenen http://www.portakalagaci.com/ 'dan tariflenilerek hazırlanmış pidecikler ile süslenmiştir. Bu pidecikler sayesinde tadının biraz daha birşeye benzediği düşünülmektedir. Adı üzerinde içinde kızılcık buluduğu için tadı normal tarhanaya göre biraz daha ekşimsi, rengi ise mürdümsüdür. Foroğraf çok da berrak olmadığı için rengi tam olarak anlaşılmasa da neredeyse altında bulunan örtünün rengi ile aynıdır (Kendimi g.g.'da ürün satan biri gibi hissettim o ayrı mesele). Bolu halkının anlatısına göre karın ağrısı, soğuk algınlığı v.b. durumlarda ilaç niyetine tüketilen bir yiyecekmiş. Biz herhangi bir rahatsızlık baş göstermeden tükettiğimiz için vitamin olup kuş olsun domuz olsun bilimum grip türlerinden, mide barsak haşeratlarından bizi koruyacağını düşünmekteyiz. Ekşiyi çok seven ikiz canlarımın da yalana yalana tükettiğini söylemeden edemeyeceğim. Buradan çocukların da zevkle içebileceği sonucunu çıkartmak örneklem sayısının yetersizliği nedeniyle yalnış olabilir. O yüzden annelere tavsiyem bulun buluşturun bu tarhanadan çocuklarınıza özellikle domuz gribinin tepe yaptığı bu soğuk kış günlerinde yapıp içirin.
Eğer yolunuz Bolu'ya düşerse Bolu Çikolatası, köy ekmeği, keş ve kızılcık tarhanasını tatmadan hatta sevdiklerinize almadan buradan ayrılmayın. Bolu'da tadıp da "hımmm ilginçmiş" diyeceğiniz fazla da birşey yok zaten.

Pazartesi, Aralık 07, 2009

Yeniden yaşamak...

ikiz canlar daha özgürce hareket edebilmeyi öğrensin diye istendiğinde taş devri aracı formunda bir moto-bisiklete dönüşebilecek evdeki mobilizasyon aracımız. :)
Bu bloğun adını ikizlerimle geziyorum olarak değiştirsem yeridir diye düşünüyorum. Canlarım canıma can kattığından beri pek bir mobilize olduk ailecek. "Mobil yaşam" terimi ancak bu kadar yakışır bir aileye. Hadi ben severim tebdil-i mekanı ama bu veledler ben de gezginci çıktı maaşallah. Evliya Çelebi misali seyahat ya Allah mı dedik bilemiyorum. Özetleyecek olursak önce babamız ardından biz taktık sepetimizi kolumuza evvela Eskişehir sonrasında Bolu düştük yollara...İki şehir arası her bakımdan arafta...
Son 1.5 yılımız bu mobilizasyon süreci içinde geçip gittiğinden ben de bir miktar ihmal etmek durumunda kaldım buraya yazmayı. E bir de hiç alışkın olmadığım bir rolde en iyisi olma çabam gündenmden kopmama, blog yazarlığı rolümü de ertelememe neden oldu desem meramımı anlatmış olurum sanırım. Şikayetçi miyim? Elbette hayır. Ev kedisi modunda dünyanın en eski, eski olduğu kadar yorucu ama bir o kadar zevkli işi ile uğraşıyor canlarımla birlikte yeniden yeniden büyüyorum. Büyümenin ve gelişmenin ne denli zahmetli bir iş, ne kadar güçlü bir çaba gerektirdiğini gözlüyorum. Bir (ki ben iki) insanın gelişim sürecine böylesine yakından şahitlik etmek on(lar)unla birlikte yaşamı zenginleştirmek hiç şüphe yok ki paha biçilmez bir durum. İş bu sebepten ben de çalışan ve anne olan pek çok kadın içinde kendimi şanslı adlediyorum.
Ezgi şu sıralar ikiz canları ile büyümek dışında yeni mekanlar yeni insanlar keşfetmekle, kendinin olmayan bir ortamı kendilemeye çalışıyor. İçinde bulunduğu mekanı hem ikiz canları hem sevdiği ve kendi için imkanları el verdiği ölçüdedaha yaşanabilir bir yere dönüştürme telaşı içinde çabalayıp duruyor. Ezgi fırsat yaratabildiği sürece yazmaya devam ediyor, edecek de....

Pazar, Ağustos 16, 2009

Yaşamın kıyısında...

Uzun...Çok uzun zaman oldu yazmayalı. Her yazının olduğu kadar her yazmayışın da bir anlamı var elbet. Yazılar birikimlerle gelir, birikimler yaşanmışlıklarla. Ezgi de yazmaya ara vediği bu süreçte yaşantı doldurdu birgün içine gireceği kefenine. Önce içinde bir canlının büyümesini, ona verilen hayatın kaynağı olabilmeyi istedi. Öyle çok istedi ki sonunda istekleri kabul oldu. Hem de bir değil iki canın kaynağı olarak. Buna sevindi, hem de çokkk. Sonra yaşadığı yerden çooook uzaklara gitti sevdiğinin peşinden içinde beslediği canlarla. Yeni bir kenti keşfe koyulurken yeni insanlar da tanıdı eskiyi unutmayarak... Sokak sokak, mekan mekan keşfe çıktı taşıdığı canlar ile birlikte bu yeni kentte. Ama uzun sürmedi buradaki yaşamı. Bir de baktı ki tek perdelik bir oyunmuş bu yaşantı. İkinci perde yine geldiği kentte, tanıdık bildik sokaklarda...Ama tepetaklak... Sonra içindeki canlar zuhur etti, birer birey olarak bu aleme düşüverdi. Uzun ve meraklı bir bekleyişin ardından kavuştu ezgi canlarına..."Böyle bir sevgi olamaz" derdi daha önce bir canın kaynağı olanlar, ezgi de merak ederdi ya sonunda tattı o da o çok merak ettiği duyguyu. Hak vererek kendinden öncekilere... Sonra bir kesif sessizlik kapladı dünyasını hayal kırıklıkları ile beraber. Şaşırdı, hem de çok şaşırdı o çok güvendiğinin hallerine...Yalnızlaştı, suskunlaştı, dalgınlaştı, bir garip hallere düştü. Yaşamam, yaşayamam dediklerini yaşadı şu son bir yılda ve bir kez daha gördü herşeyin insanlar için olduğunu... Yaşamı alt üst olmuş bir ezgi var şimdi. Ama öylesine güçlü, öylesine emin yaradanından. Can vermenin ne demek olduğunu biliyor ya gerisi bir ara taksim şu kısa yaşamında. Bilinmez ya ötesi bir yaşamda o yüzden ne malum altının üstünden daha güzel olmayacağı...Sadece seyr eylemek gerekir belki kıyıya çekilip. ............................................................... Evet alt ve üst, üst ve alt. Neden hep birileri üstte birileri altta olmak zorundadır şu hayatta. Sevmiyor ezgi birilerinin hükümranlığı altında yaşamayı. Çünkü biliyor iki noktadan bir doğru iki doğrudan bir eşitlik olabileceğini. İnanıyor insanlar için de matematiksel çözümlerin olabileceğine ve soruyor "bir eşitlikte paralelce yürümek sizce de daha güzel değil midir?"

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Kerbela Olmuş Filistin Bir Duyan Olsa...

Bugün eski aya göre Muharrem' in 10'u. İslam tarihi açısından Kerbela Olayı'nın yaşandığı ve Hz. Hüseyin'in Emeviler tarafından katledilerek şahadete ulaştığı günün yıl dönümü. Bu önemli gün her ne kadar İslam tarihi açısından derin bir acı ile anılsa da bazı rivayetlere göre Hz. İsa'nın doğuşu, Hz. Nuh'un tufandan ve Hz. Musa'nın firavunun elinden kurtuluşu gibi güzel olayları da barındırmakta. Bu güne rast gelen bu kurtuluş Hz. Musa'ya inana İsrailoğulları'nın da kurtuluşu anlamına gelmekte. Ancak ne yazıktır ki kendine Musa'nın çocukları diyen İsrailoğulları kutsal bildikleri topraklarda hem de bir anlamda kurtuluş günlerinde başkalarına zulüm etmekteden çekinmiyorlar. Dost ve müttefik ülkeleri ABD gibi ağızlarına doladıkları "terör" sakızını çiğneyerek devlet terörünün en alasını yapmaktan geri kalmıyorlar sivil halkın üstüne bombalar yağdırırken. Ölen sivilleri, çocukları, kadınları potansiyel terörist olarak değerlendirdiklerinden olsa gerek (?). Amacım ne demogoji yapmak, salya sümük bir yazı yazmak ne de Hamas'ın, El Fetih'in tarafgirliğini yapmak. Militarist her türlü eylemi, sömürü düzenini insana yakıştıramayan biri olarak hem Filistin içindeki örgütleşmeleri hem de İsrail'in sözde Hamas, özde sivil halk üzerinde yürüttüğü harekatı dehşet verici buluyorum.
Daha da acısı dökülen bu kanlara, ölen masum insanlara seyirci kalmayı tercih ederek suça göz yuman, suskunluğu ile adeta olan bitene destek veren ülkelerin politik ve ahlaki anlayışları. İnsan, insanlığından utanıyor tüm bu olan biten karşısında ve bir şey yapmalı diyor.
(Filistinli dostu Osama'ya e-posta yolluyor ezgi, önce sağlıklarını soruyor ailesinin, sonra da yapabileceği ne varsa onlar için. Ama Osama'dan yanıt gelmiyor...Bir ses bekliyor ezgi, bir işaret iyi olduklarına dair; bencilce olsa da en azından onların iyi olduğunu bilmek istiyor hayatını kaybeden onca insan varken. )
Filistin bir kez daha Kerbela'ya dönmüş durumda. Tarih tekerrür ediyor Muharrem Ayı'nın 10'unda ve bugün kim bilir nice Hüseyinler ölüyor Gazze sokaklarında adaşlarının yolunda...

Çarşamba, Mayıs 28, 2008

Just A Perfect Day, The Animals In The Zoo!

Ezgi bu günün herkes için güzel geçmesini diliyor. En azından bu gün umurumuzda olmasın ne insanın kendine ve doğaya ne de doğanın insana yaptığı felaketler, dibe vuran ekonomiler, hayat pahalılığı, patronun kaprisleri, yaşamın zorlukları diye bir dilekte bulunuyor ezgi. Şöyle bir gerinin ve cıvıldaşan kuşları, taze açan çiçekleri seyredin diyor. Özellikle de kendi için diliyor tüm bunları. Zira bu gün yaklaşık bir yıldır ezginin emekleriyle beslenip büyüyen tezi görücüye çıkacak. Başka bir anlatımla bir Çarşamba günü dünyaya gözlerini açan Ezgi, yine bir Çarşamba günü kendinden bir parçayı dünyaya getirecek. Yaptığı işe güvenerek. Bu güzel günün hatrına Lou Reed söylüyor. Perfect Day...

Salı, Nisan 22, 2008

Kabettin mi Görkemli Kaybedeceksin

L. Cohen sadece usta bir şair ve karizmatik sesli bir müzik adamı değil, aynı zamanda iyi de bir yazardır. Ustanın bilinen en ünlü kitabı "Görkemli Kaybedenler" kült bir edebi eser olarak Cohen sevenlerin belleklerine kazınmıştır. İşte bu kült kitap son günlerde benim de sık sık aklıma gelmeye başladı. Kişisel olarak yaşadıklarım, toplumca yaşadıklarımız ne yazık ki her seferinde Cohen'in Görkemli Kaybedenler'ini hatırlatır oldu bana. Önce son derece ilginç Expo 2015 hezimeti, ardından Fenerbahçe'nin Chelsea karşısındaki yenilgisi... Listeyi uzatmak her daim mümkün ama bunlar en çok aklıma takılanlar. Görkemli Kaybedenler'i en çok hatırlatanlar.
Yenilen ama bir türlü yılkılmyan bir toplumuz vesselam. Yenilgiye alışkın bir toplum olarak toplumsal panzehirlerimizi üretip akıl olmasa da en azından duygusal sağlığımızı korumayı beceriyoruz. Erken sevinip, büyük umutlar bağlayıp sonra bolca üzülüyor, hemen ardından şöyle ele gelir bir günah keçisi bulmaya çalışıyoruz. Bulduk mu da yakasını paçasını al aşağı ediyoruz. Bu konuda gayet başarılıyız. Expo'da yıllardır ortaya koyduğumuz başarısız dış politikaya değil de bir iki kişinin yetersiz çalışmasına bağlıyoruz hezimeti. Sanki bir iki kişi elinden geleni yapsa işi bağlayacakmışız gibi. Karşısında ezik hissettiğimiz Avrupalı'ya kendimizi sevdirmeye çalışırken Afrikalı ve Asyalıları pas geçen biz değilmişiz gibi.
*********************************************
Toplumcak başarıyı kendimize, başarısızlığın nedenlerini ise ötekine atfetmeye bayılıyoruz. Özellikle de Allah'a. Yenilgi listesi kabarık bir toplum olduğumuz için bizden çektiği kadar başka toplumlardan çekmemiştir herhalde Allah. Allah'ın takdiri buymuş, ne yapalım hayırlısı böyleymiş, yenildik ama gururluyuz, önemli olan yarışmak değil katılmaktı, bu yabancılar zaten bizi sevmiyor gibi kalıplaşmış laflar toplumsal lügatımıza öyle bir yerleşmiş ki kişisel başarısızlıklarımızda bile rahatlıkla kullanıyoruz. Hep bir kılıf arıyoruz başarısızlıklarımıza, hep bir bahane. Oysaki gerçek biz görsek de görmesek de, kabul etsek de etmesek de değişmiyor. Yeterince iyi, yeterince sabırlı, yeterince dikkatli, yeterince çalışkan değiliz. Bir işi elimize aldığımızda yeterince çaba gösterme gereği duymuyoruz. Aşağılık kompleksine eşlik eden kendini yüceltme ihtiyacı bizi yanlış ayna seçimlerine, hatalı algılamalara yöneltebiliyor. Kendimizden zayıf gördüğümüz toplumlar karşısında dev aynasında, kendimizden güçlü gördüğümüz toplumlar karşısında ise aynayı küçültüyor, güdük ve ezik bir toplum olarak görüyoruz kendimizi. Çarpık algılarımız yaşantılarımızı, çalışmalarımızı ve beklentilerimizi etkiliyor. Ve her kaybediş özellikle de görkemli olursa yeni bir yenilgiyi beraberinde getiriyor.

Perşembe, Mart 27, 2008

Muhsin Ertuğrul'dan Simavnalı Şeyh Bedrettine! Kıssadan Hisse Tiyatro Şart

Ön not: Bu yazıya 27 Mart'ta başlamıştım ama bir türlü tamamlayamamıştım. Malum memleketin hali ortada. Bu ülkede her gün gerçekten de yeni bir gün. Maaşallah hareketli yaşantımıza diyecek yok. İç politika öyle bir hal aldı ki, bazen kendimi lunaparkta hızlı trende (bkz ing. roller coaster) çığlıklar içinde giden biri gibi hissediyorum. Bu çok normal değil mi? Her an herşey olabiliyor. Bir gün bakmışsınız sınırın öte tarafına geçivermiş askeri birlikler, başka bir gün işimiz bitti deyip hooop dönüvermişler, bir gün türban değişikliğini kapsayan anayasa tasarısı onaylanıvermiş, bir gün demokrasi denilen şey dillere pelesenk olmuş, ertesi gün unutulup başka yollara sapılmış, başa bir gün biri iktidar partisine kapatma davası açmış, iktidar partisi benim elim elma toplamıyor ben de yine anayasayı değiştiririm deyip kolları sıvamış (ama nedense sadece kendilerine Müslüman oldukları için kendinden gayri partilerin kapatılma ihtimallerine pek de oralı olmamış), operasyon kapsamında göz altına alınan gazteciler, eski rektörler, parti liderleri olmuş, borsa düşmüş, altın çıkmış, elde avuçta olmadığı halde hane halkı başına düşen gayri safi milli hasıla beklenenden artış göstermiş, en kritik kadrolar akşamdan sabaha değişivermiş, vs, vs,vs... Milletçek hepimiz adrenalin topları gibi geziyoruz. Adrenalin depolamak için ekstrem sporlara ihtiyacımız da pek olmuyor o yüzden. TV'yi aç, haberleri izle, yeterince adrenalin depola, uygulama bu kadar basit yani.
Uzunca bir ön notun ardından mevzu bahis 27 Mart gündemine gelelim. Malum ben bu yazıyı yayınlamadan bir kaç gün önce Harbiye'deki Muhsin Ertuğrul sahnesi uzunca bir süreliğine kapatıldı. Bizim memlekette alış veriş merkezleri tiyatro salonlarından daha bir değerli görüldüğü ve vitrin izlemek tiyatro izlemekten daha zararsız (başka bir anlamda yararlı) bir etkinlik olarak değerlendirildiği için emektar sahnenin yerine bir alışveriş merkezi, merkezin içine de bir sahne yapılması uygun bulundu. Kısaca büyüklerimiz böyle taktir etti ve dünya tiyatrolar haftasında bir tiyatroya yapılabilecek en büyük kötülük de milli tarihimizdeki yerini aldı. Tiyatronun çok sevildiği ve en azından halkı tarafından gerekli değerin verildiği bir kentte yaşıyor olduğum için kendimi şanslı adlediyorum. Ancak ne yazıktır ki böylesine sevildiği halde bir devlet ya da şehir tiyatroları yok bu kentin (eskiden şehir tiyatroları için güçlü girişimler vardı, iyi oyunlar da hazırlanırdı, ne yazık ki mahalli idareciler onu da bitirdi). İzmir devlet tiyatrolarından beslenen, geldiğini boş göndermeyen bir yer.
Geçtiğimiz hafta da İzmir Devlet Tiyatroları Simavnalı Şeyh Bedrettin oyununu sergiledi kentimde. Beklediğimden iyi bir kurguya sahip, oyunculuklar biraz bağıran ama herşeyden öte inanılmaz müziklerle bezenmiş iki perdeli müzikli bir oyundu. Müzikler olmasa biraz kuru kalabilirdi ancak öylesine profesyonel bir müzisyen topluluğu vardı ki...Konu malum, Şeyh Bedrettin resmi tarihimizde "dini yozlaştırıyor" görüşü ile idam edildiği anlatılan, bize Osmanlı'nın ilk isyankarı gibi gösterilen bir çeşit kominist. Oysa aslında kendisi halk için halkın egemeni olan devlete karşı koyan, inançları ve idealleri uğruna ölümü göze alan bir bilge. Oyun elbette ki tarihsel bilgileri barındıran ancak resmi tarihe pek de ehemmiyet vermeyen bir anlayışla hazırlanmış. Şeyh Bedrettin'in bilge yönül ön plana çıkartılmış. İşin ilginç yanı konu o kadar güncel o kadar tarih üstü ki. Sanki giyim kuşam dışında farklılaşan hiç birşey yokmuş gibi. Güç sahibi olanlar, güce yakın olup iktidardan beslenenler ve de elbette ki güçten bir hayli yoksun olup ezilenler... "Mülk halkındır" diyor Şeyh Bedrettin "mülk halkın"... Bugün dahi mülkün kimde olduğu belli...Onun içinde de halk yok maalesef, halk eline geçen üç beş kuruşla bir ev bir arabam olsun, bankadan kredi çeker ömür billah öderim düşüncesinde.
Son söz: Oyunu izlemenizi şiddetle öneriyorum. Taze beyinlere bir soru işareti, gençliğinin son demlerini ve orta yaş krizini yaşayanlara ise hoş bir seda bırakacağını, idealist duygularını perçinleyeceğini düşünüyorum. Kıssadan hisse oyunundan çıkan bir teyzenin deyimi ile "bu seyirci tiyatroya aç!". Allah sanata aç bırakmasın. Amin.:)

Cuma, Mart 14, 2008

Boykottayım litfen ama litfen rahatsız etmeyin!

Yaklaşık 20 dk önce iş bırakma eylemine başlamış bulunuyorum. 12'ye kadar takılacağım nette, orda burda. Gerçi hali hazırda raporlu olup da işe giden bir insanın eylemi ne kadar ciddiye alınır onu bilemiyorum, kaldı ki bizim meslekte. Ama olsun ben yine de kendi çapımda eylemimi yapıyor, bunu da nahan da burdan önce sosyal güvenlik yasasını çıkartmaya niyetli tek yürek tek bilek hükümete sonra da tüm dünyaya haykırıyorum. Küresel olarak anlaşılması bakımından da"I'm boycotting draft form of new social security law!" diyorum.
Geçen gece CNBC-e'de Ken Loach imzalı "Ekmek ve Güller" (Bread & Roses) filmi vardı. Hani bu kadar denk düşebilir diye düşündüm izlerken. İki gün sonra memlektte işçilerin, memurların kısaca emeği ile yaşayan insanların, insanca yaşama (kaldıysa) kaygıları nedeniyle yapacakları bi eylem hazırlığı varken Amerikan bağımsız sinemasının bu harika örneğinin gösterilmesi ayarlasan olmayacak türden bir rastlantı.
Filmde göçmen yoğunluklu işçilerin çalıştığı bir temizlik şirketinde sağlık sigortası, emek karşılığı ücret gibi en temel ihtiyaçların karşılanması için sendikalaşma sürecine giren işçilerin öyküsü anlatılıyor. Amerika'nın adalet anlayışı içinde sömürülen bu insanlar sonunda mücadelelerini kazanıyor.
Ben de aynı umutlarla bu gün eylem yapıyorum arkadaşlar.
RTE'nin dediğine göre bu yasa hali hazırda çalışanları etkilemeyecek, kazanılmış hakları kaybettirmeyecekmiş. Yasa kabul edildiği taktirde 2028'de işe başlayacakları kapsayacakmış. Ben de diyorum ki valla ben kendi adıma bir şey istiyorsam namerdim sn. RTE. Ben doğuracağım 3 çocuğumun haklarını düşünüyorum. O yavrucuklar sürünsün mü?

Pazar, Mart 02, 2008

Yeni İş Güvenliği Yasasının Düşündürdükleri(?)

Bir taraftan tez bir taraftan sağlık problemlerim nedeniyle bir ayı aşkın bir zamandır yazmak gelmiyordu içimden. Ama bu bloğu oluşturmamdaki asıl amacın ne olduğunu düşündükçe tembellik etmem gerektiğini, ne olursa olsun yazmaktan vaz geçmemem gerektiğine karar verdim. Zira başından beri burada bir şekilde karnımı ağrıtan ya da aklımda iz bırakan konuları ele almaya çalışıyorum ve son zamanlarda da karnımı ağrıtacak yeterince vukuatla karşılaşıyorum ülkemde.
Beni kaygılandıran, kaygıdan öte korkutan pek çok hadise yaşanıyor son zamanlarda. Sanmayın ki türbanla ilgili döktüreceğim, verip veriştireceğim. Ben türbanın bizleri daha da aptallaştırmak için ortaya atılmış bir icraat olmaktan öte bir amaç taşıdığını düşünmüyorum açıkçası. Çünkü biz zavallı insancıklar türbanlı üniversite olur mu olmaz mı diye tartışıp, kaygılanıp, bunun da ötesinde birbirimizi kemirirken birileri saman altından su yürütmeye devam ediyor ve biz tüm bu olanları gazetelerin 9. sayfalarında küçücük sütunlarda görebiliyoruz ancak.
Bakın yeni sosyal güvenlik yasası kapsamında hükümet, işverenlerin işçilerine yemek, ulaşım, yakacak, giyim, konut, eğitim v.b. gibi sosyal yardımlarını prime bağlamayı düşünüyormuş. Tüm bu sosyal yardımlar çalışana nakden ödense dahi devlete prim ödenecekmiş. Hatta işçi sağlığı ve iş güvenliği kapsamında alınan önlemler dahi primleştirilecekmiş. Tüm bu yardım ve sosyal hizmetler prime esas kazanca dahil edileceğinden işverenin prim yükü 2 ile 4 kat artacakmış. E ne olmuş işveren nasıl olsa yüküyle para tutuyor primi artsa ne olur demeyin. Çünkü olan yine emekçiye, yine dar gelirliye olacak. İşverenler bu primleri ödemek istemeyecekler haliyle, ve bunun faturasını sosyal hizmetlerini, yardımlarını kısarak işçiye ödetecekler. Zaten vergi yükü altında ezilen, zor koşullarda üç kuruşa çalışan işçi yine kaybedenler sınıfındaki yerini sağlamlaştırmak dışında bir şey yapamayacak.
Bir tek bununla da kalmayacak. Bakın özel hastaneler devlet kurumlarıyla yaptıkları sözleşmeleri bir bir iptal ediyorlar. Önümüzdeki günlerde devlet hastanelerinin de özelleştirilmesi gündeme gelecek. Artık bütün hastaneler özel hastane sınıfına geçeceğinden primini yüksekten yatıran iyi hizmet (iyi de göreceli bir kavram gerçi) alırken düşük prim yatıranlar her zamanki gibi hastane kapılarında sürünmeye devam edecek. Bunlar toplumsal açıdan tehdit oluşturacak, endişe verici gelişmelerdir dostlarım. Hükümet sosyal devlet olmaya çalıştığını iddia ediyor. Bu iş dar gelirliye kömür, yemek dağıtmakla olacak şey değil. Sosyal devlet olmak kömür dağıtarak değil, insanların o kömüre muhtaç olmamalarını sağlayarak olabilir ancak. Sosyal yardımlar hükümetin tek elinde değildir. Ama görünen o ki bu çalışmalarıyla insanların gözünü boyayıp prim kazanan hükümet aslında primleri arttırıp insanları daha da muhtaç hale sokmaya çalışmaktan öte bir amaç gütmüyor. İşverenler zor durumda, Denizli'de en eski, en köklü işletmeler, binlerce kişiye istihdam sağlayan kurumlar bile kapanma yolunda. Bu ilde çalışanların pek çoğu 4 aydır hak ettikleri maaşlarını bile alamıyorlar. Hırsızlık her geçen gün artan bir sorun olarak önümüzde duruyor.
Özelleştirilen, vasıfsız kabul edilen orman arazilerini, tuzladaki işçi ölümlerini, kayıtsız iş gücünü, ruhsatsız işletmeleri saymak dahi istemiyorum.
Hal böyleyken biz hala türbanı konuşabiliyorsak ne diyebilirim bizi gerçekten aptallaştırmayı iyi beceriyorlar.

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Bizim Legolarımız vardı.

Bugün bir vesileyle Google'ı kullananlar Lego'nun 50. yaş gününü kutladığını görmüştür benim gibi. Sonra da belki hayallere dalmıştır. Çocukluk hayallerine. Lego'nun bizim kuşağa özgü bir oyuncak olduğunu zannediyordum 50 yıllık geçmişini öğreninceye kadar. Meğer bizden önce üç kuşak daha büyütmüş mimar, mühendis hatta inşaat ustası olma hayalleriyle. Başlığa aldanıp Yılmaz Erdoğan üslubunda bir yazı olduğunu düşünmeyin sakın. Zira içinde biraz bilgi, biraz da tarih olsun istiyorum bu yazının. Mesela Lego'yu icat eden kişinin Danimarka'lı Ole Kirk Christansen olduğunu, aslında tarihinin 50 yıldan da eski olduğunu ve Lego kelimesinin Danca "LEg"(oyna) ile "Godt"(iyi) kelimelerinin birleşip kaynaşmasından oluştuğunu bilmeyenlere aktarmak, bilenlere de anımsatmak gibi...
1932'de başlamış Lego'nun yolculuğu. Christansen ahşap oyuncaklar için küçük bir fabrika kurmuş. Fabrikasının ismi için her ne kadar çalışanları arasında bir yarışma düzenlemiş de olsa Ole, kendi bulduğu ismi daha çok yakıştırmış olacak ki yukarıda bahsi geçen LEgGodt'u kullanmayı tercih etmiş. İlk lego prototipi ise 1949' da oluşturulmuş, 1958'de ise sistemi ile birlikte bugünkü halini almış. Günümüzde legonun 2400 parçası varmış ve Danimarka, Çek Cumhuriyetii bir de Meksika'daki fabrikalarda üretiliyormuş.
Ben bilmiyordum mesela tüm bu saydıklarımı. Bilmek çok şey katar mı insana, ne işe yarar bilinmez. Ama legonun sıradan oyuncaklardan öte bir hayal makinası olduğu aşikardır.
Benim legolarım olmadı, onun yerine kenarları tırtıklı, çoğunlukla bu tırtıkları kırılan, eğilip bükülen ve de toplamayı unuttuğun zaman annenin gazap aleti gibi ayağına batan noperlerim vardı. Onlarla oynamak benim için gerçekten zorlu bir uğraştı, çünkü ne yaparsam yapayım hayalimdeki evi inşa edemezdim. Oysa ki legosu olan arkadaşlarıma gittiğimde dünyalar benim olur; evler, bahçeler yapar, en çok da o evlerin pencere ve kapılarını takmaktan zevk alırdım. Tabi bir de lego parçalarıyla savaş yapmaktan...
Lego ile etkilişimi sınırlı olan ben mimar olamasam da biliyorum ki pek çok kişin mimari algısının temeli beşli altılı yaşlarında (benim için 9,10,11,12 de dahil) lego oyuncaklarıyla kurduğu samimi iletişime dayanıyor. Bizim üç boyutlu sanal savaşlarımız olmadı (iyi ki de olmadı) ama parça tesiri kuvvetli, vurdu mu morartan lego parçacıklarımız vardı. Lego gerçek bir dünya sundu bizlere içinde emek ve güvenin olduğu.
İşte legolarla yapılmış şahane projeler...Var mı bunlar gibi kanlı canlısı?
resimler http://www.msxlabs.org/forum/enteresan-resimler/20252-lego-harikalari-lego-resimleri-3.html adresinden alınmıştır.

Pazartesi, Aralık 31, 2007

2007'de de hep konuşmuşuz....

Goddesscim beni mimlemiş haftalar önce. Yazacağım diyorum hep bir şey çıkıyor bloğumu bile açamıyorum. Aslına bakarsanız benim durum "param olsa hevesim olmuyor, hevesim olsa param" durumunun zaman versiyonu gibi şu sıralar. Ya zamanım ya da hevesim olmuyor. Goddesscim mimler de ben yazmadan durabilir miyim? Elbette duramam o yüzden bu yazıdan sonra kendisinin göndermiş olduğu soruları bizzat cevaplayacağım. Ama 2007'nin son günü olması münasebetiyle arkada bıraktığımız koca bir yılda en çok neleri konuşmuşuz kısa kısa değineyim istiyorum.
Efendim malum konuşmayı seven özellikle de kahve köşelerinde, bar muhabettlerinde vatan kurtarmaktan hoşlanan bir toplumuz. Hele ki devlet, millet sohbetleri oldu mu hepimiz uzman kesilir, bazen bir stratejist bazen de ekonomist edasıyla mutemel çözümlerimizi bir bir sıralayıveririz. Hal böyle olunca ülke derdi, dünya meselesi derken bir de bakmışsınız bir sürü laf birikmiş boyuna konuşmuş ve konuşturulmuşuz. Peki neleri?
*2007'nin ilk günlerinde Ermeni asıllı gazeteci ve yazarımız Hrant Dink'in öldürülmesini. Bir taraftan yüreğimiz yanarken bir taraftan da ortalık iyice kızışmış. "Hepimiz Hrantız" diyenlerle "Hepimiz Mehmetiz" diyenlerin kutuplaşması bir taraftan Dink'in öldürülmesinin ardındaki esas nedenleri...Bu diyasporanın Türkiye'ye kurduğu bir komplodur diyenlerle, derin devletin mahsulüdür diyenlerin konuşması gibi.
* 2007'nin ilk yarısında neredeyse sadece cumhurbaşkanlığı seçimi konuşmuşuz. Öyle bir tartışma almış yürümüş ki tüm basın yayın organlarının iki haberinden biri bu konuyla ilişkilendirilir olmuş. Cumhurbaşkanın kim olacağından tutun da eşi türbanlı olursa ülkeyi nelerin beklediğine dair senaryolar bile kurgulanmışız. Cumhuriyet elden gidiyor nidaları eşliğinde korkularını meydanlara taşıyan bir kesim kendini laik devletin tek muhafızı olarak görürken adeta denize düşen yılana sarılır misali "nerede bu ordu", "nerede muzaffer komutanlarımız" diyerek yolları arşınlamış. Tabi ülkeyi dalga dalga saran bu miting endüstrisinden en karlı çıkanlar da buzlu su yanında bayrak satanlar olmuş...

"Halkın uyanışı" olarak nitelendirilen bu mitingler bir rüya misali gök kubbe altında hoş bir seda olarak yerini almış...

*Sonra bol bol türbanı konuşmuşuz. Cumhurbaşkanın eşi türbanlı olur mu olmaz mı onu tartışmışız.

*Cumhurbaşkanı o olmasın bu olsun, yok o da olmasın ben olayım derken tartışmalar yerini seçimlere bırakmış. Sonrasında da 367 tartışmalarına. İktidar kuvvetleri inadım inat .............. derken muhalefet kuvvetleri de tencere dibin kara benimki senden kara diyerek ortalığı iyice kızıştırıken Cumhur olan bizler de 367 yeter sayı mıdır, asil sayımıdır yok yok asal sayı mıdır onu konuşmuşuz? Neticede ülkenin başbakanı Anayasa Mahkemesinin çektiği şut ağlara takılmadan önce hamlesini yaparak 367' yi seçime bağlayıvermiş.

*Isınan hava genleşir kuralından feyz alan politikacılar (siyasetçi demeye elim varmıyor) miting meydanlarını ısıtırken seçimden çok "küresel ısınma" konuşmuşuz. Zira seçimlerin nasıl sonuçlanacağını zaten biliyormuşuz. Bay Baykal hariç.

*Arada boş durmayıp yine türban konuşmuşuz. Bir de DP'nin ikinci kez tarih sahnesine çıkamadan tarih olan halini.

* Cumhur olarak e- muhtıraya cevabı 22 Temmuz'da vermişiz vermesine de AKP'yi yeniden tek başına iktidara taşıyarak "istikrar" kelimesinden ne anladığımızı da maalesef ortaya koymuşsuz. Mitinglerdeki kafa sayısına güvenerek dersine çalışmadan sınava giren CHP bu işten yine avucunu yalayarak çıkmış... CHP ve yandaşları biz nerde yanlış yaptık diye konuşurken işin içinden nasıl çıkacağını bilememiş. Elbette Baykal hariç.

* Seçim rüzgarı eserken ülkemizde biz sık sık türban konuşur olmuşuz. Bir de günden güne kuruyan barajlarımızı.

*Seçim bitip eski-yeni meclis sıraları doldurur doldurmaz DTP ile MHP'nin tokalaşmasını. "Eski köye yeni adet" mi geldi derken bir de bakmışız ki ülkemizde herşey"eski tas eski hamam".

*Meclis göreve başlar başlamaz cumhurbaşkanının kim olacağına dair tartışmalarımıza kaldığımız yerden devam etmişiz. İnadım inat diyen hükümet bir önceki kararından vaz geçmeyerek ne kadar istikrarlı (?) olduğunu göstermiş görmeyen gözlere. Yanına aldığı çelik kuvvet sayesinde 367 barajını sağlam bir şekilde aşarak bir zamanlar hariciye nazırı olarak görmeye alıştığımız Gül'ü Çankaya'ya uğurlamış.

*Bu esnada Hayrünisa hanımın türbanın Çankaya'ya yakışıp yakışmayacağı konuşulmuş kulislerde ve elbette trübinlerde.

*Türkiye Ilımlı İslam Cumhuriyet'i olur mu olmaz mı derken konuştuklarımız Malezya'ya kadar ulaşmış. Dost ve kardeş ülke Malezya bu işte bir gariplik olduğunu düşünürken bayram tatillerinde gidecek yer arayan cebi şişkin vatandaşlarımızın ülkelerine yönelmesi şaşkınlıklarının yerini memnuniyete bırakmış.

*Cumhurbaşkanı seçildi sular duruldu derken bu sefer de Fırat ve Diclenin geçtiği vatan topraklarından gelen acı haberler ülkeyi sadece kızıştırmakla kalmamış ulusal kızgınlık dalgası sınırların dışına kadar taşmış.

*Yürekleri dağlayan şehit cenazeleri terör örgütü ve yandaşlarına karşı adeta gövde gösterisine dönüşürken konuşmaktan yorulmayan bizler harekat planları yapaktan da geri kalmamışız. Emekliye ayrıldığını düşündüğümüz paşalara da strateji uzmanı olarak o kanal senin bu radyo benim konuşma fırsatı doğmuş. Ancak ülkemde yaşam pek çokları için daha da zor bir hal almaya devam etmiş.

*Konuşmalar yerini planlara bırakmış. Sonra da harekatın kendisine. Bu sefer de F16'ların yakıt ikmalini, bombayı sallayışını, yerlebir edilen karargahları konuşmuşuz.

*Bu sırada yağmurlar yağmaya barajlar da dolmaya başlamış. Ankara ve İstanbul'un su sorunu yerini sel sorununa bırakırken yaz aylarında yağmur duasına çıkan bizler ansızın bastıran yağmura hazırlıksız yakalanmanın cerebesini çekmişiz. Bir de bol bol konuşmuşuz. Yağan yağmuru, akan kanı, ebemin türbanını...

*2007 bitmiş gitmiş ama konuşulacaklar bitmemiş...2008'de savaşı, harekatı, şehitleri, ılımlı İslam'ı, felaketleri, TL karşısındaki dolar paritesini, küresel iklim değişikliğini, açlığı, yoksulluğu, sefaleti değil de Bülent Ersoy'un aşklarını konuşabilmeyi diliyorum... Hepimiz için iyi bir yıl olması umuduyla.

Cuma, Aralık 14, 2007

GRACIAS PER TUTTO

Tezinizi bitirmenize haftalar hatta belki de günler kala artık kelimelerin gözünüzün önünde dönmeye başladığını fark ettiğiniz; yazıların -hele ki başka bir dilde ise- üstünüze üstünüze geldiğini hissettiğiniz; bloğunuz da dahil hiç bir şey yazmak istemediğiniz; bir dostunuz kendini ihmal ettiğiniz hissi ile sitemlerini belirtirken ona mektup yazmaya bile imtina ettiğiniz; kendizi boş ve amaçsız bir insan olarak hayal ettiğiniz bir anda bir dostunuz sırf sizi mutlu etmek için elinde sarı bir gülle geliyorsa işte buna "Gracias a la vida per tutto" dersiniz.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails