Cuma, Mart 02, 2012
Şimdi Değilse Ne Zaman, Sen Değilsen Kim?
Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmuş olan 4+4+4 şeklinde kademeli olarak 12 yıla çıkaran İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, toplumun genelini ilgilendirdiği gibi mesleki dernek olarak bizi de ilgilendirmektedir. Kanun Teklifi ile zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılıyor gibi görünse de bu durum sözde olmaktan öteye bir anlam taşımamakta ve uygulamada zorunlu eğitimin kendi içinde bölümlere ayrılarak kademelendirilmesi ile özellikle kız çocukları açısından örgün eğitimin fiilen 4 yıla inmesi anlamına gelmektedir.
İlk 4 yıldan sonra oluşturulan açık ilköğretim ya da ortaöğretim okullarının orta kısımlarının bir seçenek olarak sunulması ile beşinci sınıftan itibaren örgün eğitime devam etme zorunluluğu kalkmaktadır. Böyle bir durum aynı zamanda eğitimin en temel özelliklerinden olan akranların bir arada etkileşimde bulunarak eğitimlerini gerçekleştirme olanağını da ortadan kaldırmaktadır. Bunun sonucunda da akranlarıyla sosyalleşmeleri kesintiye uğrayacak ve akran desteğinden yoksun kalabileceklerdir.
Zorunlu eğitimin ilk 4 yıldan sonra seçenekli olması durumunda çocuklarının eğitimlerini öncelikli hedef olarak düşünmeyen aileler eliyle çocuklar örgün eğitimden uzak kalabilecekler, erkek çocuklar için çocuk işçiliğinin, kız çocukları için de erken evliliklerin söz konusu olması nedeniyle önlemeye çalıştığımız çocuk gelinlerin sayısının da artmasına neden olabilecektir. Bu durum ise Medeni Kanunun ilgili hükümlerine ve Türkiye'nin de taraf olduğu İLO sözleşmesi ve Türk çalışma hayatını düzenleyen kanunlara aykırılık teşkil edecektir.
Kanun Teklifinde ilköğretim birinci kademesinin son ders yılında devam edilebilecek okul ve programların hangi mesleklerin yolunu açabileceği ve bu mesleklerin kendilerine sağlayacağı yaşam standardı konusunda tanıtıcı bilgiler vermek üzere rehberlik servislerince gerekli çalışmalar yapılacağı belirtilmektedir. Mesleki gelişim açısından hayal döneminde olan çocuklardan bu yaş döneminde bir üst öğrenime ilişkin karar vermelerini istemek, yanlış seçimler ve yönlendirmeler sonucunda çocuklarımızın gelecekleri yok sayılarak onların potansiyellerinden yararlanamamak anlamına gelmektedir. Diğer bir yön ise okul türlerinin farklılaşması nedeniyle azaltmaya çalıştığımız veya ortadan kaldırmaya çalıştığımız sınavların daha da erken yaşlara inmesi ve çocuklarımızın da aynı şekilde daha erken yaşta dershanelere gitmek durumunda kalmaları anlamına gelecektir.
Çocukların gelişimi açısından son derece önemli olan okulöncesi eğitimin zorunlu eğitimin kapsamı içine alınmaması büyük bir eksiklik olarak dikkat çekmektedir. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki çocuğun psiko-sosyal, bilişsel, psiko-motor, dilsel ve cinsel gelişimlerini sağlamada okul öncesi eğitim kurumlarının önemli katkısı olduğu, okul öncesi eğitim gören çocukların bu eğitimi görmeyenlere kıyasla ilköğretimde daha uyumlu ve girişken, sosyal etkinliklerde daha başarılı olduklarını ortaya koymaktadır. Son derece önemli olan okul öncesi eğitimin zorunlu eğitimin dışında tutulması, üstelik aynı iktidar zamanında okul öncesi eğitim zorunlu hale getirilip bu Kanun Teklifi ile zorunlu eğitimin dışına çıkarılması büyük bir çelişkidir.
Eğitim toplumun genelini ilgilendiren, siyasetcilerin akşamdan sabaha alacakları kararlarla yönlendirilemeyecek kadar önemli bir konudur. Konunun taraflarının ve muhataplarının görüşlerine mutlaka yer verilmelidir. Toplum olarak da bize düşen görev, bu konuda kendisini taraf olarak görenlerin ve de eğitimin ve toplumun geleceğine ilişkin kaygıları olan örgütlerin sesini yükseltmesidir. Evet bu konudaki sorumluluğumuzu “şimdi değilse ne zaman, sen değilsen kim?” diyerek hep birlikte ortaya koymaya davet ediyoruz.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.
Doç. Dr. Tuncay ERGENE
Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği
Genel Başkanı
Pazartesi, Haziran 06, 2011
Pavlo'nun Şarkısı
Türkiye'nin siyasi anlamda kutuplaştırılmaya çalışıldığı şu günlerde Trakya'nın Hayrabolu İlçesinden Romanes Çingelerinin dilinden duygu yüklü bir anlatı iyi gider diye düşündüm. Okuyunca çok etkilendim ve hemen paylaşmak istedim. Romanes Çingenecesinden çeviren S.KAPLAN.
Orjinali anlayabilen için http://www.cingeneyiz.org%20'/ da
Pavlo'nun Şarkısı
Üç kardeş Pehlivanköy'e köprü yapmaya gelirler
Gündüz yaptıkları köprü gece olunca yıkılır.
Ne yapsalar köprü ayakta kalmaz.
Küçük kardeş Pavlo bir rüya görür
Rüyasında köprünün temeline bir kurban istenir
Bu kurbanın kardeşlerden birinin eşinin olması istenir.
Pavlo gördüğü bu rüyayı kimseye anlatmaz
Köprüyü yapmaya devam ederler.
Gündüz yaptıkları köprü tekrar yıkılır
Akşam olunca aynı rüyayı görür Pavlo
Allah'ım sen hayırlısını kıl bizim için der.
Kimselere bahsetmez rüyasından
Lakin köprü her seferinde gece olunca yıkılır.
Pavlo her gece aynı rüyayı görür.
Artık gördüğü bu rüyayı anlatmaya karar verir
Rüyasını diğer kardeşlerine anlatır.
Bunun üzerine üç kardeş karar verirler
Yarın kimin eşi erken gelirse o kurban edilecektir.
Ağabeyleri eşlerine yarın gelmemelerini söylerler.
Pavlo eşine hiçbir şey söylemez
Sabah olur köprüyü yeniden yaparlar
Öğle olunca Pavlo'nun eşi uzaktan görünür.
Eşini gören Pavlo'nun yüreği yanar.
Pavlo'nun eşi onlara başının üzerinde taşıdığı
Sini içinde yemek getirmektedir.
Pavlonun aklına küçük bebeği gelir
Şöyle dua eder:
Allah'ım bir rüzgar estir başındaki sini düşsün
Eve gitsin küçük bebeğimize meme versin.
Bir rüzgar çıkar Pavlo'nun karısının başındaki sini yere düşer.
Kadın eve döner yeniden yemek hazırlar ve geri döner.
Pavlo eşini görünce bir kez daha dua eder.
Allah'ım güçlü bir rüzgar estir başındaki sini yere düşsün.
Küçük yavrumuz var ona geri dönsün
Allah pavlonun duasını bir kez daha kabul eder.
Güçlü bir rüzgar gelir karısının başındaki siniyi alır getirir.
Kadın yere saçılan ekmekleri toplayarak
Eşinin ve kardeşlerinin yanına gider.
Pavlo'nun göz yaşları yağmur gibi düşer gözlerinden.
Neden ağladığını bilmez eşi ve Pavlo'ya sorar.
Neden ağlıyorsun Pavlo?
Bir şey söylemez Pavlo
Dili varmaz söylemeye
Eşinin elinden tutar
Gel benimle der
Yürüyerek köprünün ayaklarına gelirler.
Pavlo'nun gözünün yaşı durmaz
Neler olduğunu anlayamaz Pavlo'nun karısı
Gözlerini kapamasını söyler karısına
Gözerini kapatır karısı belinden bıcağını çeker Pavlo
Lakin saplayamaz bıçağı güzel karısının yüreğine
Nasıl kıysın,nasıl öldürsün bebeğinin anasını
Küçücük bebeği anasız ne yapar.
Yapamayacağım seni öldüremem der Pavlo
Bunu duyan karısı gözlerini açar
Ne diyorsun sen Pavlo
Neden öldüreceksin ki sen beni diye sorar.
Pavlo anlatır her şeyi karısına,
Kardeşlerinin yanına gider.
Köprüyü yapmayalım der.
Kardeşleri:bu köprüyü yapmazsak Gacolar hepimizi öldürecekler derler.
Yakarlar bizi, öldürürler hepimizi.
Tek çare bu köprüye kurban verip hepimizi ölümden kurtarmak
Pavlo'nun karısı elinden tutar kocasının
Gözlerinin içine bakararak hadi gidelim der
İkisi de ağlayarak giderler köprünün ayaklarına
Gözlerini kapatır güzel karısı
Vur bıçağı kalbime pavlo der
Öylece kalır ve çekip bıcağı belinden kalbine saplar karısının
Arkasına bakmadan ağlayarak uzaklaşır oradan
Ağabeylerine eşini köprünün ayaklarına gömmelerini söyler
Köprü kısa süre sonra tamamlanır.
Üç kardeş köyden giderler
Ne zaman rüzgar esse Pavlo'nun karısının kurban edildiği yerde
Süt akar köprünün ayaklarından..
Orjinali anlayabilen için http://www.cingeneyiz.org%20'/ da
Pavlo'nun Şarkısı
Üç kardeş Pehlivanköy'e köprü yapmaya gelirler
Gündüz yaptıkları köprü gece olunca yıkılır.
Ne yapsalar köprü ayakta kalmaz.
Küçük kardeş Pavlo bir rüya görür
Rüyasında köprünün temeline bir kurban istenir
Bu kurbanın kardeşlerden birinin eşinin olması istenir.
Pavlo gördüğü bu rüyayı kimseye anlatmaz
Köprüyü yapmaya devam ederler.
Gündüz yaptıkları köprü tekrar yıkılır
Akşam olunca aynı rüyayı görür Pavlo
Allah'ım sen hayırlısını kıl bizim için der.
Kimselere bahsetmez rüyasından
Lakin köprü her seferinde gece olunca yıkılır.
Pavlo her gece aynı rüyayı görür.
Artık gördüğü bu rüyayı anlatmaya karar verir
Rüyasını diğer kardeşlerine anlatır.
Bunun üzerine üç kardeş karar verirler
Yarın kimin eşi erken gelirse o kurban edilecektir.
Ağabeyleri eşlerine yarın gelmemelerini söylerler.
Pavlo eşine hiçbir şey söylemez
Sabah olur köprüyü yeniden yaparlar
Öğle olunca Pavlo'nun eşi uzaktan görünür.
Eşini gören Pavlo'nun yüreği yanar.
Pavlo'nun eşi onlara başının üzerinde taşıdığı
Sini içinde yemek getirmektedir.
Pavlonun aklına küçük bebeği gelir
Şöyle dua eder:
Allah'ım bir rüzgar estir başındaki sini düşsün
Eve gitsin küçük bebeğimize meme versin.
Bir rüzgar çıkar Pavlo'nun karısının başındaki sini yere düşer.
Kadın eve döner yeniden yemek hazırlar ve geri döner.
Pavlo eşini görünce bir kez daha dua eder.
Allah'ım güçlü bir rüzgar estir başındaki sini yere düşsün.
Küçük yavrumuz var ona geri dönsün
Allah pavlonun duasını bir kez daha kabul eder.
Güçlü bir rüzgar gelir karısının başındaki siniyi alır getirir.
Kadın yere saçılan ekmekleri toplayarak
Eşinin ve kardeşlerinin yanına gider.
Pavlo'nun göz yaşları yağmur gibi düşer gözlerinden.
Neden ağladığını bilmez eşi ve Pavlo'ya sorar.
Neden ağlıyorsun Pavlo?
Bir şey söylemez Pavlo
Dili varmaz söylemeye
Eşinin elinden tutar
Gel benimle der
Yürüyerek köprünün ayaklarına gelirler.
Pavlo'nun gözünün yaşı durmaz
Neler olduğunu anlayamaz Pavlo'nun karısı
Gözlerini kapamasını söyler karısına
Gözerini kapatır karısı belinden bıcağını çeker Pavlo
Lakin saplayamaz bıçağı güzel karısının yüreğine
Nasıl kıysın,nasıl öldürsün bebeğinin anasını
Küçücük bebeği anasız ne yapar.
Yapamayacağım seni öldüremem der Pavlo
Bunu duyan karısı gözlerini açar
Ne diyorsun sen Pavlo
Neden öldüreceksin ki sen beni diye sorar.
Pavlo anlatır her şeyi karısına,
Kardeşlerinin yanına gider.
Köprüyü yapmayalım der.
Kardeşleri:bu köprüyü yapmazsak Gacolar hepimizi öldürecekler derler.
Yakarlar bizi, öldürürler hepimizi.
Tek çare bu köprüye kurban verip hepimizi ölümden kurtarmak
Pavlo'nun karısı elinden tutar kocasının
Gözlerinin içine bakararak hadi gidelim der
İkisi de ağlayarak giderler köprünün ayaklarına
Gözlerini kapatır güzel karısı
Vur bıçağı kalbime pavlo der
Öylece kalır ve çekip bıcağı belinden kalbine saplar karısının
Arkasına bakmadan ağlayarak uzaklaşır oradan
Ağabeylerine eşini köprünün ayaklarına gömmelerini söyler
Köprü kısa süre sonra tamamlanır.
Üç kardeş köyden giderler
Ne zaman rüzgar esse Pavlo'nun karısının kurban edildiği yerde
Süt akar köprünün ayaklarından..
Perşembe, Nisan 28, 2011
23 NİSAN'I KUTLAMAMAK İÇİN 23 NEDEN
“23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI”nı
Kutlayabilmeyi, kutlu olsun diyebilmeyi isterdik.
Ama içimiz elvermiyor.
Tüm Türkiye; siyasetçisi ile, yurttaşı ile
28 Milyon çocuğu görmezden gelmeye devam ediyorken
23 Nisan’ı kutlamak içimizden gelmiyor.
Kutlamamak için yüzlerce sebep var. İşte size 23 neden:
1- Kız çocuklarının 12 yaşında gelin, 13 yaşında anne oldukları bir ülkede,
2- Açık alanda buldukları askeri mühimmat yüzünden ölen 300’den fazla, sakat kalan binlerce çocuk olduğunu bile bile,
3- 6 yaşında okul yöneticilerinin ihmali yüzünden ölen Efe’nin ve hesabı sorulmayan Efe gibi nice çocuğun ardından,
4- Yolda annesinin elinden tutup yürürken açık bırakılan foseptik çukuruna düşüp ölen Damla’nın ülkesinde,
5- Akıl almaz ihmaller yüzünden ölen her çocuğun ardından hala “bunlar münferit olaylar” diyebilen aymazların görevde kaldığı bir yerde,
6- Çocukları masumiyet timsali ilan eden, “çocuklar geleceğimizdir” edebiyatı yapan ama bir yandan da çocukları terorist ilan ederek 12 yaşında hapishaneye gönderenlerle birlikte,
7- Kaybolan çocukların, ebeveynleri seslerini Cumhurbaşkanı’na duyuramadığı bir ülkede,
8- Bütün yıl çocukları görmezden gelip 23 Nisan’da koltuklarını göstermelik olarak çocuklara bırakan bürokrat ve siyasetçilerle yanyana,
9- Çocukların anadillerinde eğitim alamadıkları için yaşadıkları dramı görmezden gelerek,
10- Mizgin’i, Ceylan’ı, Uğur Kaymaz’ı ve nicelerini öldürenler ya cezasız kaldıkları ya da göstermelik cezalarla kurtuldukları için,
11- Çocukları en güzel yıllarında hala yarış atı gibi sınavdan sınava koşturduğumuz için,
12- Çocuklarla ilgili gündemi, onlara gördükleri yerde oyuncak vermekten ibaret olan siyasetçilerle,
13- Çocuk haklarının konuşulduğu bir toplantıda başbakanın karşısında görüşlerini açıklama cesareti gösteren iki çocuk yaka paça dışarı atıldığı ve yasadışı alıkonduğu için,
14- Reklamlarda çocuklar her gün daha fazla daha fazla kullanıldıkları ve kimse buna ses çıkarmadığı için
15- Her gün daha fazla çocuk cinsel istismara veya tecavüze uğradığı için,
16- Çocuklara karşı şiddeti engelleyemediğimiz için,
17- Okula gidemeyen bir milyondan fazla çocuk olduğunu bile bile,
18- Okula gidebilenlerin aldıkları eğitimin yetersiz ve yanlışlıklarla dolu olduğunu görerek,
19- Yoksulluk varken, yatağa aç giren çocuklar varken,
20- Hastanelerinde toplu yenidoğan bebek ölümlerinin engellenemediği, sorumluların hala bakan koltuğunda oturduğu bir ülkede,
21- Nüfusa kaydı olmayan 2 milyon çocuğun olduğunu görmezden gelip,
22- Yavaş işleyen yargı yüzünden binlerce çocuğun kapalı cezaevlerinde boşyere yattığını bile bile,
23- Yüzbinlerce çocuğun sokaklarda yaşadığı, çok daha fazlasının güvencesiz ve kayıtsız olarak çalıştırılmasına göz yumulduğu Türkiye’de,
23 NİSAN’I KUTLAMAYA UTANIYORUZ!
BU ÜLKENİN ÇOCUKLARININ
YÜZÜNE BAKABİLMEK İÇİN;
TÜRKİYE’DE GÜNDEM ÇOCUK OLANA KADAR,
23 NİSAN GERÇEKTEN ÇOCUKLARIN OLANA KADAR
23 NİSAN’I KUTLAMIYORUZ!
Gündem: Çocuk!
Çocuk Haklarını Tanıtma, Yaygınlaştırma, Uygulama ve Uygulamaları İzleme Derneği
İrtibat: 0 533 322 56 71 – 0 535 645 09 52 – 0 536 687 29 89
İncesu Cad. No: 10/3 Kolej/ ANKARA * Tel: 0312 431 50 13 * Faks: 0312 430 26 22
www.gundemcocuk.org * info@gundemcocuk.org
Salı, Eylül 14, 2010
Oyunu Kim Kaybetti?
Oylama yapıldı, oylar atıldı ve "evetçilerle" "hayırcılar" arasında kazanan belli oldu. "Evetçiler" %58 ile "hayrcıları" ezdi geçti... Pek çoğu için sonuç böyle ne yazık ki. Ne yazık ki dememin sebebi "hayırcı" olduğum için değil, yanlış anlaşılmasın. Bu sonuç "hayır" oyları lehine olsaydı da yazacaklarım değişmeyecekti. Çünkü propaganda süreci içinde meydanlarda ve medyada bu süreç her ne kadar bir yarışmış gibi gösterilse de işin aslı öyle değil. Süreç iktidarla muhalefet arasında bir düelloya dönüşmüş olsa da aslında bu ne bir yarış ne yarışma ne de bir oyundu. Öyle olmadığı için ne kazanan ne de kabedeni vardı. Olması gereken buydu belki de. Ancak hem referandum sürecinde hem de sonrasında yaşananlar, toplumu polarize etti. "Evet" grubu ve "hayır" grubu olarak ikiye ayrılan bir toplum gördük. Evetçiler hayırcıları "statükocu, askeri darbe yanlısı, geri kafalı, v.s." olarak etiketlerken, hayırcılar karşıt grup olarak gördükleri "evetçileri" "sivil darbeci, vatan satıcı, bölücü, tarikatçı, satın alınmış, iktidar yanlısı v.s." olarak etiketledi.
Doğal olarak referandum dikotomik (iki seçenekli) bir değerlendirme yapısına sahipti ve sandık başına gidenler memnun olsalar da olmasalarda, içlerine sinse de sinmese de oldukça sınırlı bir seçim yapmak zorundaydı. Bu zorunluluk onları şucu ya da bucu yapsa dahi... Seçimin sınırlılığı ve zorunluluğu hali hazırda toplumu ki kutuba ayırıyordu; bu noktoda karar mekanizmalarının daha dikkatli davranarak toplumu daha da polarize etmek yerine oylanacak yeni anayasa maddeleri hakkında bilgilendirici olması, toplumla bir araya geldikleri ortamlarda içerik açısından tatmin edici söylemler üretmesi belki daha aklı selim bir yol olurdu. Oysa bu yapılmadı ve süreç anayasa referandumu yerine seçim hazırlığı gibi kullanıldı. Sapla saman birbirine karıştı ve olası seçim sürecinden çok daha gergin bir hava oluştu.
Şimdi tartışılıyor kim kazandı kim kaybetti diye. Kimi diyor ki ana muhalefet oylarını arttırdı, iktidar rüştünü ispatladı, ikinci sıradaki muhalefet partisi başarısız oldu, boykot çağrısında bulunan muhalefet amacına ulaştı v.b. Hata bu süreci bir seçim süreci gibi algılayıp, o şekilde davranıp, sonuçları da bu bağlamda değerlendirmektir. Çünkü "evetçilerin" içinde muhalefet partilerinin tabanları olabildiği gibi "hayırcıların" içinde de ana muhalefeti hiç bir zaman desteklememiş, bundan sonra da desteklemeyecek kişilerin bulunmasıdır. Dolayısıyla bu ne anamuhalefetin başarısı ne de iktidarın gücünün ortaya konmasıdır. Sonucun bu şekilde değerlendirilmesi de hata üstüne hata yapmaktır kanımca.
Referandum dikotomik bir seçim sunmuş olsa da kişilerin düşünceleri sadece "evet" ya da "hayır"; "akla", "kara" değildir. Kişiler referandumda "evet" diyerek bir gecede "vatan haini" olmazlar. Ya da "hayır" diyerek "darbe yanlısı". Onları o ya da bu şekilde etiketlemek, kişilerin birbirlerini etiketlemelerine neden olmak ve buna göz yummak toplum mühendisliği açısından önemli bir başarısızlıktır.
Gerek medyada gerekse sosyal paylaşım sitelerinde kişilerin kendi düşüncesinde olmayanlara yönelik hakaret ve etiketlemelerini gördükçe de üzerinde durmamız gereken şeylerin başında bunun geldiğini görüyorum. İşte bu nedenledir ki kazanan "evet" diyenlermiş gibi görünse de aslında kaybeden maalesef bu toplum olmuştur. Aklı selim bir şekilde analiz edilmesi gereken belki de budur diye düşünüyorum naçizane...
Cuma, Haziran 18, 2010
BabaM Olmak: İşte Şimdi İtiraf Zamanı
Anlatacaklarım vardı...Mavi Marmara, Gazze, IHH için çalışan arkadaşım Osama'nın Gazze için insani yardım toplama çabaları, savaşın iki yüzlülüğü, insanlara, çocuklara yaşattıkları, ambargonun insanların hayatlarını nasıl da ablukaya aldığıydı yazacaklarım. Ama olmadı, yazamadım bir türlü. Ne zaman yazmak istesem hep bir mani çıktı önüme. Ne kadar istesem de olmadı işte.
Şu an yazacaklarım ise çok daha kişisel; bir sevgi, bir vefa borcu tarihi benim miladıma dayanan.
Babamı anlatacağım sizlere...Hem o kadar benzeyip hem de uzak olduğum adamı. Saflığı, doğallığı, kimse için kin gütmeyen, güdemeyen, aniden parlayıp, sonra birden sakinleşen yanıyla o her daim çocuk adam. Yaşı kaç olursa olsun, ister baba, ister dede olsun o seven ve herkesçe sevilmek isteyen bir çocuk aslında. Bu yüzdendir belki de çocukken onu anlayamayışım, büyüdükçe de onu çocuğum gibi görüşüm. Ona çok benzediğim, kendimde olmasını istemediğim özelliklerimi onda da gördüğüm içindir belki de uzak duruşum onca yıl. O kadar sevmeme rağmen ona sevgimi belli edemeyişim. E tabi onun da beni sevdiğini.
Babamın beni gerçekten sevdiğini gelin olup giderken gözlerindeki hüznü, benden ayırılıyor olmanın derin sessizliğini yaşarken anladım ilk. Biraz geç kalınmış bir kavrayıştı belki de, ama onun aslında bana ne kadar da düşkün olduğunu görmek hem mutluluk verici hem de kaybettiğimiz yıllar adına hüzün vericiydi. Yine de önümüzde yaşanacak yıllar, paylaşacak yaşamlar vardı...İstemesem de onu mutlu edeyim derken üzdüğüm, onurlandırayım derken incilttiğim çok oldu. Kalbini kırdığım, zedelediğim. Ama o benim babamdı ve her seferinde bana kucak açtı, bana ne kadar kızsa da en zor anlarımda hep yanımda, sığınacak limanım, güvencem oldu.
Yok sevgililer günüymüş, anneler, babalar günüymüş, ot çöp günüymüş pek önemsemem açıkçası. Ama söz uçar, insan uçar, yazı kalır, sonsuzluğa atılan bir imza gibi. Bu bir vesile olsun istedim o çok sevdiğim ama bir türlü söyleyemediğim, benden telefon beklediğinde çok istesem de aramayı ihmal ettiğim babıma duygularımı anlatmak adına.
....................................................................................................................................................
Babımın, çocuklarımın babasının ve babalığı hak eden herkesin babalar gününü kutlarım.
Ben anne olmayı en çok babamı dede, eşimi baba yapmak için istedim. Çünkü ikisi de sonuna kadar hak ediyordu bu duyguyu...
Cumartesi, Mayıs 08, 2010
Anne Olunca Anladım
Çok değil bundan 10 sene kadar önce, anneler günü her yaklaştığında tatlı bir telaşa kapılırdım. Anneme hem kullanışlı hem, beğenebileceği hem de bütçeme göre bir hediye almak için haftalar öncesinden düşünmeye, araştırmaya başlardım. Bazen de kendi üretimim cam boyama tabak bardak vs. yapar, kumaş boyama tepsi örtüleri hediye ederdim. Neticede anneler günü demek benim için telaşlı bir hediye alma/yapma süreci demekti...Annem içinse bir sürü mutfak ve cam eşyası, ıvır zıvır takım taklavat demekti sanıyorum. Aldığım ya da yaptığım onca hediye karşısında değişmeyen tek bir şey vardı ki o da annemin tepkisiydi. Benim hediyelerime cevaben "senin varlığın benim için en büyük hediye, bana bir öpücük vermen, annem diyerek sarılman yeter." derdi.
Biraz medyanın, biraz sosyal çevrenin oluşturduğu etki nedeniyle annemin bu sözüne anlam vermekte zorlanır, bazen de samimiyetinden şüphe duyardım.
Bazı durumlar vardır ki gerçekten yaşamadan anlaşılamıyormuş. Ne empatiklik ne de sempatiklik çare değilmiş, yaşamak ve gerçek anlamda hissetmek dışında. Annem haklıymış ve samimiymiş sözlerinde, zira bir annenin aldığı en büyük hediye evladıymış. Ben de bunu anne olunca anladım işte! Yeni yeni konuşmaya başlayan canlarımın bana "ANNE" diye hitap etmesinden daha güzel ve anlamlı bir hediye olabilir mi? Baktığında çocuğunun gözlerindeki parıltıyı, yüzündeki gülümsemeyi görmekten başka en çok ne mutlu eder bir anneyi?
Anne olmak her daim zahmetli bir iştir, ancak mükafatı meşakkatinden fazladır. Uyumaz uyutur, yemez yedirir, giymez giydirir gibi beylik laflar etmek niyetinde hiç değilim. Bu sözler anne olan pek çok kişi için ne kadar doğru olsa da mükafati meşakkatinden fazla olmasaydı çekilir iş olmazdı herhalde. O yüzden bu anneler gününün yanında bir de evlatlar günü yapılmasında fayda vardır diye düşünüyorum. Yok her gün evlat günüdür diyecek olursanız, o zaman her gün anne günüdür de diyebiliriz aynı mantık çerçevesinde.
Ben bu anneler gününde başta annem olmak üzere tüm annelerin "anneler gününü" kutluyor, bana bu evlatları emanet eden Allah'a hamd, bana anneliği yaşatan evlatlarıma da teşekkür ediyorum. Hayat onlarla güzel!
Perşembe, Nisan 22, 2010
Sil BAŞTAN:Yine Yeni Yeniden...
Daha önce yazdıklarımı takip edenler özellikle son zamanlarda konar göçer bir aile yapısına sahip olduğumuzu bilirler. Bir gittiğimiz yerde altı aydan fazla kalamamak gibi bir özelliğimiz var. Tam bir yörük ailesi gibiyiz. Bir çadırımız eksik yanımızda, o da olsa tas tamam olacak herşeyimiz. Tamam göçmen bir ruha sahip bir insan olduğum, uzun süre aynı şehirden, aynı mekandan sıkıldığım bilinir çevremde. Yeni bir kente gittiğim zaman yaşadığım kollektiflik hissi beni cezbeder. Kimseyi tanımadan rahatça dolaşmak caddelerde, sokaklarda; yeni insanlar tanımak, onların yaşamına dahil olmak, kendi yaşantımın içine dahil etmek hep cazip gelmiştir. Ama bu kadarı inanın bana bile fazla gelmeye başladı artık. Çünkü ayrılıklar, ayrılmak zorunda olduklarım gönlümü yormaya, aklımı kurcalamaya başladı. Yaşlanıyorum sanırım.
Malumunuz son altı aydır da Bolu'da yerleşik durumdaydık. Taaa ki bu hafta aldığımız, biraz da almak zorunda kaldığımız karara kadar. Bolu sayfasını bu hafta sonu kapatıyoruz. Ve yine geçmişimize dönüyoruz. Bizi bir türlü bırakmayan o kente. Ha orada ne kadar kalırız orası da bir muamma...Yeni arayışlar içindeyiz. Belki yeni kentler. Ama bu sefer biraz daha uzun, biraz daha kalıcı olmasını umut ettiğim bir arayış. Kim bilir bundan sonraki durağımız Denizli olur, belki İzmir, belki Malatya, Çorlu, İstanbul, Kahire, Bişkek ya da başka bir kent. Belki sizin kentiniz olur ne malum. Biz geliyoruz, ikiz canlarım, babamız ve ben. Bizi bekleyin, geldiğimizde bağrınıza basın ve lütfen bu sefer göçüp gitmemize izin vermeyin.
Malumunuz son altı aydır da Bolu'da yerleşik durumdaydık. Taaa ki bu hafta aldığımız, biraz da almak zorunda kaldığımız karara kadar. Bolu sayfasını bu hafta sonu kapatıyoruz. Ve yine geçmişimize dönüyoruz. Bizi bir türlü bırakmayan o kente. Ha orada ne kadar kalırız orası da bir muamma...Yeni arayışlar içindeyiz. Belki yeni kentler. Ama bu sefer biraz daha uzun, biraz daha kalıcı olmasını umut ettiğim bir arayış. Kim bilir bundan sonraki durağımız Denizli olur, belki İzmir, belki Malatya, Çorlu, İstanbul, Kahire, Bişkek ya da başka bir kent. Belki sizin kentiniz olur ne malum. Biz geliyoruz, ikiz canlarım, babamız ve ben. Bizi bekleyin, geldiğimizde bağrınıza basın ve lütfen bu sefer göçüp gitmemize izin vermeyin.
Perşembe, Nisan 08, 2010
3 SAAT Bir ÖSS Belgeseli
ÖSS'ye girip soruların önüme geldiği o an kalbimin yerinden çıkacağını hissettim önce, sonra sesini dinledim, kulaklarımın içinde atan o sesi... Ve salonun sessizliğinde heyecanla soluk alıp veren diğer nefesleri. İlk sorularım "analitik geometriden" gelmişti ve ben ilk üç soruda yarım saatimi yemiştim. Bu iş zamanla yarıştı ve ben zamana karşı kaybetmeye başlamıştım bile...3 saatin sonunda sınav salonunu terk edip dışarıda beni bekleyen ailemin yanına gittiğimde ağlayarak olmadı, yapamadım demiştim. Aslında heyecanlanmamış olsam, onca hazırlanmaya karşı böylesine amatörce yaklaşmamış olsam belki daha iyi bir başarı gösterebilirdim, ama heyecanlanmıştım işte bir kere ve kontrol edememiştim kendimi. Çünkü hayatımın en önemli aşamalarından biriydim ve başarmak zorundaydım.
Bu yaşadığım başarısızlık duygusu, yılgınlığa ve bir süre sonra bıkkınlığa dönüştü.Ta ki sınav sonuçları açıklanıncaya kadar...Evet kendimi başarısız olarak görsemde aslında ortalamanın üzerinde bir başarı elde etmiş, pek çok kişiyi geride bırakmıştım. Bu kişiler arasında dostum olarak gördüklerim bile vardı ve ne yalan söyleyeyim bu beni biraz olsun rahatlatmıştı. Oysa benim dostluk anlayışım içinde bu duygular haram sayılırdı ki ben bu noktada ciddi anlamda günahkar olmuş, dostlarıma karşı vicdan azabı yaşamaya başlamıştım...
O zamanlar bizler, bizden sonrakilerden bir noktada daha şanslıydık ya da şanssız bilemiyorum. Çünkü bizi bekleyen bir üç saatimiz daha vardı. Toplamda 6 saatlik bir maratondu yani bizimkisi. Başka bir deyişle 3 saatlik büyük kabusumuz bizi orada beklemekte ve biz başımıza nelerin geleceğinden habersiz yarışmaya devam etmek zorundaydık...
ÖSS'nin yaklaştığı şu günlerde aklıma kendi ÖSS maceram düşüverdi yine. Hemen her sene olduğu gibi. Öylesine kazınmış ki yüreğime, belleğime, öylesine önemli adletmişim ki hayatımda maalesef her ÖSS, ÖYS lafı geçtiğinde hortlayıveriyor anılarım ve ne şimdiki genç arkadaşlarımın ne de çocuklarımın yaşamasını istiyorum bu anlamsız heyecanları...Bitsin artık diyorum, bari bizim çocuklarımız yaşamasın bu anlamsız rekabeti...
İşte bu anlamsız rekabeti, kendi haricinde herşeyi anlamsızlaştıran bu sınav anlayışını çok güzel bir şekilde ortaya koyan bir belgesel hazırlandı 2008 senesinde. 6 gencin ÖSS macerasını anlatan belgeselin yapımcıları Doç.Dr. Serdar Değirmencioğlu ve Can Candan. Yönetmeni ise yine Can Candan. Adları Melis, Çiğdem, Yunus, Edin, Deniz ve Mert olan bu 6 genç aslında milyonlarca gencin temsili yaşantısını, heyecanlarını, kaygılarını, beklentilerini ortaya koyuyor...Duygularına tercüman oluyor. Türkiye'nin önemli bir gerçeğini yansıtan ve pek çok film festivalinde ödüle layık görülen bu belgeselin şimdi DVD'sini alıp izleyebilir, genç arkadaşlarla paylaşabilir en azından onların yaşantılarını anlamak için bir adım atabilirsiniz. Konu ile ilgilensin ilgilenmesin herkesin izlemesini şiddetle tavsiye ediyorum. Linki tıklayarak filmin satıldığı web sayfasına ulaşıp kolayca edinebilirsiniz. Lütfen büyük bir emek ve özveri ile gerçekleştirilen bu projeye değer verelim ve korsanına kaçmayalım.
Gelecek nesillerimizin ÖSS'den kurtulabilmesi dileğiyle...:))
Perşembe, Nisan 01, 2010
Açalım, Açılalım, Açılım: Önyargıları Kıralım...
Bundan yaklaşık 4, 5 sene öncesiydi. Yüksek lisansımı tamamlamam için bir tez konusu seçmem gerekiyordu. Ben de danışman hocamın izniyle hem uzmanlık alanımı ilgilendiren hem de ülkemiz açısından çok kritik olduğunu düşündüğüm bir konuyu çalışmaya karar vermiş bulundum. Bulunmaz olaydım. Literatürümün neredeyse tümünü tamamlayıp, yarı deneysel çalışmamın materyallerini büyük bir özveriyle hazırladıktan sonra gerekli izinler alınmış sıra uygulamaya gelmişti. O gün heyecanla girdiğim uygulama salonundan "vatan haini" damgasıyla çıktığımı hem de meslektaşlarım tarafından yaftalandığımı ömürbillah unutamayacağım herhalde. Çalışmamı ve kendimi anlatmakta bir hayli zorlandığımı, üstelik "önyargılardan" arınmış olması, etik olarak kesinlikle "ayrımcılık" yapmaması gereken bir meslek grubu karşısında bunları yaşadığımı hiç unutmayacağım. Önyargıları ve kalıpyargıları araştırayım diye yola çıkmışken bizzat kendim önyargıların nesnesi, hedefi haline gelmiş oldum. Eh biraz da kötü bir zamanlamanın, gündemin kurbanı olduğumu da söyleyebilirim. Hrant Dink yeni öldürülmüş, ortalık Hrantcılar ve diğerleri diye zaten kamplanmıştı. İşte böyle bir zamanda toplumsal önyargıları, kalıpyargıları araştırmak çok akıl karı değildi belki ama benim de projeyi kısıtlı bir zaman içerisinde tamamlamam gerekiyordu. Neticede o çalışma uygulama aşamasında çuvalladı. Ezgi ise başka bir tez konusu buldu. Yeni konusu içinde "kimliğe" ilişkin öğeler barındırsa da önyargılardan uzaklaşmak zorunda kaldı. Bir darbe, üzücü bir durumdu tabiii.Onca emek, heyecan v.s. ile birlikte meslektaşlarımın tutumları karşısında duyduğum hayal kırıklığı birbirine karışmıştı.
"Ayrımcılık" yasasının, "açılım paketleri"nin konuşulduğu şu günlerde aklıma yine tamamlayamadığım tez çalışmam geldi. O günlerde de kadrolar hükümete yakın çevrelerden oluşturuluyordu, şimdi de öyle. Çünkü hükümet aynı hükümet, kaçıncı olduğunun bir önemi yok. O zihniyetin temsilcisi olarak "Türkiye'de Türk'ten başka yaşayan yok ki" diye söyleyenler şimdi açılım hareketi karşısında ne yapıp ne düşünüyorlar çok merak ediyorum doğrusu. O dönemlerde beni vatan haini ilan edenler şimdi aynı hükümetin "ayrımcılık" yasasına ilişkin girişimleri karşısında ne hissediyorlar, onları da vatan haini olarak görüyorlar mı bilmiyorum? Onlar da değiştirebildiler mi zihniyetlerini bu dört yıl içinde? Evet teoride düşünülenler, yapıp edilmeye çalışılanlar gerçekten hem umut verici hem de sevindirici. Ama bu anlayış, temel zihniyeti oluşturan tabana yayılmadıkça, uygulamaya dökülmedikçe maalesef samimiyetten uzak kalmaya devam edecek. Tezim neticelenemese de bilimsel anlamda bana gerçekleri tüm çıplaklığıyla göstermişti, umarım şimdinin gerçekliği ile o zamanınki arasında haylice fark vardır ve bu konular artık konuşulmayan tabular arasından çıkarak bilimsel anlamda da incelenmeye başlanır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)