Salı, Nisan 22, 2008

Kabettin mi Görkemli Kaybedeceksin

L. Cohen sadece usta bir şair ve karizmatik sesli bir müzik adamı değil, aynı zamanda iyi de bir yazardır. Ustanın bilinen en ünlü kitabı "Görkemli Kaybedenler" kült bir edebi eser olarak Cohen sevenlerin belleklerine kazınmıştır. İşte bu kült kitap son günlerde benim de sık sık aklıma gelmeye başladı. Kişisel olarak yaşadıklarım, toplumca yaşadıklarımız ne yazık ki her seferinde Cohen'in Görkemli Kaybedenler'ini hatırlatır oldu bana. Önce son derece ilginç Expo 2015 hezimeti, ardından Fenerbahçe'nin Chelsea karşısındaki yenilgisi... Listeyi uzatmak her daim mümkün ama bunlar en çok aklıma takılanlar. Görkemli Kaybedenler'i en çok hatırlatanlar.
Yenilen ama bir türlü yılkılmyan bir toplumuz vesselam. Yenilgiye alışkın bir toplum olarak toplumsal panzehirlerimizi üretip akıl olmasa da en azından duygusal sağlığımızı korumayı beceriyoruz. Erken sevinip, büyük umutlar bağlayıp sonra bolca üzülüyor, hemen ardından şöyle ele gelir bir günah keçisi bulmaya çalışıyoruz. Bulduk mu da yakasını paçasını al aşağı ediyoruz. Bu konuda gayet başarılıyız. Expo'da yıllardır ortaya koyduğumuz başarısız dış politikaya değil de bir iki kişinin yetersiz çalışmasına bağlıyoruz hezimeti. Sanki bir iki kişi elinden geleni yapsa işi bağlayacakmışız gibi. Karşısında ezik hissettiğimiz Avrupalı'ya kendimizi sevdirmeye çalışırken Afrikalı ve Asyalıları pas geçen biz değilmişiz gibi.
*********************************************
Toplumcak başarıyı kendimize, başarısızlığın nedenlerini ise ötekine atfetmeye bayılıyoruz. Özellikle de Allah'a. Yenilgi listesi kabarık bir toplum olduğumuz için bizden çektiği kadar başka toplumlardan çekmemiştir herhalde Allah. Allah'ın takdiri buymuş, ne yapalım hayırlısı böyleymiş, yenildik ama gururluyuz, önemli olan yarışmak değil katılmaktı, bu yabancılar zaten bizi sevmiyor gibi kalıplaşmış laflar toplumsal lügatımıza öyle bir yerleşmiş ki kişisel başarısızlıklarımızda bile rahatlıkla kullanıyoruz. Hep bir kılıf arıyoruz başarısızlıklarımıza, hep bir bahane. Oysaki gerçek biz görsek de görmesek de, kabul etsek de etmesek de değişmiyor. Yeterince iyi, yeterince sabırlı, yeterince dikkatli, yeterince çalışkan değiliz. Bir işi elimize aldığımızda yeterince çaba gösterme gereği duymuyoruz. Aşağılık kompleksine eşlik eden kendini yüceltme ihtiyacı bizi yanlış ayna seçimlerine, hatalı algılamalara yöneltebiliyor. Kendimizden zayıf gördüğümüz toplumlar karşısında dev aynasında, kendimizden güçlü gördüğümüz toplumlar karşısında ise aynayı küçültüyor, güdük ve ezik bir toplum olarak görüyoruz kendimizi. Çarpık algılarımız yaşantılarımızı, çalışmalarımızı ve beklentilerimizi etkiliyor. Ve her kaybediş özellikle de görkemli olursa yeni bir yenilgiyi beraberinde getiriyor.

Perşembe, Mart 27, 2008

Muhsin Ertuğrul'dan Simavnalı Şeyh Bedrettine! Kıssadan Hisse Tiyatro Şart

Ön not: Bu yazıya 27 Mart'ta başlamıştım ama bir türlü tamamlayamamıştım. Malum memleketin hali ortada. Bu ülkede her gün gerçekten de yeni bir gün. Maaşallah hareketli yaşantımıza diyecek yok. İç politika öyle bir hal aldı ki, bazen kendimi lunaparkta hızlı trende (bkz ing. roller coaster) çığlıklar içinde giden biri gibi hissediyorum. Bu çok normal değil mi? Her an herşey olabiliyor. Bir gün bakmışsınız sınırın öte tarafına geçivermiş askeri birlikler, başka bir gün işimiz bitti deyip hooop dönüvermişler, bir gün türban değişikliğini kapsayan anayasa tasarısı onaylanıvermiş, bir gün demokrasi denilen şey dillere pelesenk olmuş, ertesi gün unutulup başka yollara sapılmış, başa bir gün biri iktidar partisine kapatma davası açmış, iktidar partisi benim elim elma toplamıyor ben de yine anayasayı değiştiririm deyip kolları sıvamış (ama nedense sadece kendilerine Müslüman oldukları için kendinden gayri partilerin kapatılma ihtimallerine pek de oralı olmamış), operasyon kapsamında göz altına alınan gazteciler, eski rektörler, parti liderleri olmuş, borsa düşmüş, altın çıkmış, elde avuçta olmadığı halde hane halkı başına düşen gayri safi milli hasıla beklenenden artış göstermiş, en kritik kadrolar akşamdan sabaha değişivermiş, vs, vs,vs... Milletçek hepimiz adrenalin topları gibi geziyoruz. Adrenalin depolamak için ekstrem sporlara ihtiyacımız da pek olmuyor o yüzden. TV'yi aç, haberleri izle, yeterince adrenalin depola, uygulama bu kadar basit yani.
Uzunca bir ön notun ardından mevzu bahis 27 Mart gündemine gelelim. Malum ben bu yazıyı yayınlamadan bir kaç gün önce Harbiye'deki Muhsin Ertuğrul sahnesi uzunca bir süreliğine kapatıldı. Bizim memlekette alış veriş merkezleri tiyatro salonlarından daha bir değerli görüldüğü ve vitrin izlemek tiyatro izlemekten daha zararsız (başka bir anlamda yararlı) bir etkinlik olarak değerlendirildiği için emektar sahnenin yerine bir alışveriş merkezi, merkezin içine de bir sahne yapılması uygun bulundu. Kısaca büyüklerimiz böyle taktir etti ve dünya tiyatrolar haftasında bir tiyatroya yapılabilecek en büyük kötülük de milli tarihimizdeki yerini aldı. Tiyatronun çok sevildiği ve en azından halkı tarafından gerekli değerin verildiği bir kentte yaşıyor olduğum için kendimi şanslı adlediyorum. Ancak ne yazıktır ki böylesine sevildiği halde bir devlet ya da şehir tiyatroları yok bu kentin (eskiden şehir tiyatroları için güçlü girişimler vardı, iyi oyunlar da hazırlanırdı, ne yazık ki mahalli idareciler onu da bitirdi). İzmir devlet tiyatrolarından beslenen, geldiğini boş göndermeyen bir yer.
Geçtiğimiz hafta da İzmir Devlet Tiyatroları Simavnalı Şeyh Bedrettin oyununu sergiledi kentimde. Beklediğimden iyi bir kurguya sahip, oyunculuklar biraz bağıran ama herşeyden öte inanılmaz müziklerle bezenmiş iki perdeli müzikli bir oyundu. Müzikler olmasa biraz kuru kalabilirdi ancak öylesine profesyonel bir müzisyen topluluğu vardı ki...Konu malum, Şeyh Bedrettin resmi tarihimizde "dini yozlaştırıyor" görüşü ile idam edildiği anlatılan, bize Osmanlı'nın ilk isyankarı gibi gösterilen bir çeşit kominist. Oysa aslında kendisi halk için halkın egemeni olan devlete karşı koyan, inançları ve idealleri uğruna ölümü göze alan bir bilge. Oyun elbette ki tarihsel bilgileri barındıran ancak resmi tarihe pek de ehemmiyet vermeyen bir anlayışla hazırlanmış. Şeyh Bedrettin'in bilge yönül ön plana çıkartılmış. İşin ilginç yanı konu o kadar güncel o kadar tarih üstü ki. Sanki giyim kuşam dışında farklılaşan hiç birşey yokmuş gibi. Güç sahibi olanlar, güce yakın olup iktidardan beslenenler ve de elbette ki güçten bir hayli yoksun olup ezilenler... "Mülk halkındır" diyor Şeyh Bedrettin "mülk halkın"... Bugün dahi mülkün kimde olduğu belli...Onun içinde de halk yok maalesef, halk eline geçen üç beş kuruşla bir ev bir arabam olsun, bankadan kredi çeker ömür billah öderim düşüncesinde.
Son söz: Oyunu izlemenizi şiddetle öneriyorum. Taze beyinlere bir soru işareti, gençliğinin son demlerini ve orta yaş krizini yaşayanlara ise hoş bir seda bırakacağını, idealist duygularını perçinleyeceğini düşünüyorum. Kıssadan hisse oyunundan çıkan bir teyzenin deyimi ile "bu seyirci tiyatroya aç!". Allah sanata aç bırakmasın. Amin.:)

Cuma, Mart 14, 2008

Boykottayım litfen ama litfen rahatsız etmeyin!

Yaklaşık 20 dk önce iş bırakma eylemine başlamış bulunuyorum. 12'ye kadar takılacağım nette, orda burda. Gerçi hali hazırda raporlu olup da işe giden bir insanın eylemi ne kadar ciddiye alınır onu bilemiyorum, kaldı ki bizim meslekte. Ama olsun ben yine de kendi çapımda eylemimi yapıyor, bunu da nahan da burdan önce sosyal güvenlik yasasını çıkartmaya niyetli tek yürek tek bilek hükümete sonra da tüm dünyaya haykırıyorum. Küresel olarak anlaşılması bakımından da"I'm boycotting draft form of new social security law!" diyorum.
Geçen gece CNBC-e'de Ken Loach imzalı "Ekmek ve Güller" (Bread & Roses) filmi vardı. Hani bu kadar denk düşebilir diye düşündüm izlerken. İki gün sonra memlektte işçilerin, memurların kısaca emeği ile yaşayan insanların, insanca yaşama (kaldıysa) kaygıları nedeniyle yapacakları bi eylem hazırlığı varken Amerikan bağımsız sinemasının bu harika örneğinin gösterilmesi ayarlasan olmayacak türden bir rastlantı.
Filmde göçmen yoğunluklu işçilerin çalıştığı bir temizlik şirketinde sağlık sigortası, emek karşılığı ücret gibi en temel ihtiyaçların karşılanması için sendikalaşma sürecine giren işçilerin öyküsü anlatılıyor. Amerika'nın adalet anlayışı içinde sömürülen bu insanlar sonunda mücadelelerini kazanıyor.
Ben de aynı umutlarla bu gün eylem yapıyorum arkadaşlar.
RTE'nin dediğine göre bu yasa hali hazırda çalışanları etkilemeyecek, kazanılmış hakları kaybettirmeyecekmiş. Yasa kabul edildiği taktirde 2028'de işe başlayacakları kapsayacakmış. Ben de diyorum ki valla ben kendi adıma bir şey istiyorsam namerdim sn. RTE. Ben doğuracağım 3 çocuğumun haklarını düşünüyorum. O yavrucuklar sürünsün mü?

Pazar, Mart 02, 2008

Yeni İş Güvenliği Yasasının Düşündürdükleri(?)

Bir taraftan tez bir taraftan sağlık problemlerim nedeniyle bir ayı aşkın bir zamandır yazmak gelmiyordu içimden. Ama bu bloğu oluşturmamdaki asıl amacın ne olduğunu düşündükçe tembellik etmem gerektiğini, ne olursa olsun yazmaktan vaz geçmemem gerektiğine karar verdim. Zira başından beri burada bir şekilde karnımı ağrıtan ya da aklımda iz bırakan konuları ele almaya çalışıyorum ve son zamanlarda da karnımı ağrıtacak yeterince vukuatla karşılaşıyorum ülkemde.
Beni kaygılandıran, kaygıdan öte korkutan pek çok hadise yaşanıyor son zamanlarda. Sanmayın ki türbanla ilgili döktüreceğim, verip veriştireceğim. Ben türbanın bizleri daha da aptallaştırmak için ortaya atılmış bir icraat olmaktan öte bir amaç taşıdığını düşünmüyorum açıkçası. Çünkü biz zavallı insancıklar türbanlı üniversite olur mu olmaz mı diye tartışıp, kaygılanıp, bunun da ötesinde birbirimizi kemirirken birileri saman altından su yürütmeye devam ediyor ve biz tüm bu olanları gazetelerin 9. sayfalarında küçücük sütunlarda görebiliyoruz ancak.
Bakın yeni sosyal güvenlik yasası kapsamında hükümet, işverenlerin işçilerine yemek, ulaşım, yakacak, giyim, konut, eğitim v.b. gibi sosyal yardımlarını prime bağlamayı düşünüyormuş. Tüm bu sosyal yardımlar çalışana nakden ödense dahi devlete prim ödenecekmiş. Hatta işçi sağlığı ve iş güvenliği kapsamında alınan önlemler dahi primleştirilecekmiş. Tüm bu yardım ve sosyal hizmetler prime esas kazanca dahil edileceğinden işverenin prim yükü 2 ile 4 kat artacakmış. E ne olmuş işveren nasıl olsa yüküyle para tutuyor primi artsa ne olur demeyin. Çünkü olan yine emekçiye, yine dar gelirliye olacak. İşverenler bu primleri ödemek istemeyecekler haliyle, ve bunun faturasını sosyal hizmetlerini, yardımlarını kısarak işçiye ödetecekler. Zaten vergi yükü altında ezilen, zor koşullarda üç kuruşa çalışan işçi yine kaybedenler sınıfındaki yerini sağlamlaştırmak dışında bir şey yapamayacak.
Bir tek bununla da kalmayacak. Bakın özel hastaneler devlet kurumlarıyla yaptıkları sözleşmeleri bir bir iptal ediyorlar. Önümüzdeki günlerde devlet hastanelerinin de özelleştirilmesi gündeme gelecek. Artık bütün hastaneler özel hastane sınıfına geçeceğinden primini yüksekten yatıran iyi hizmet (iyi de göreceli bir kavram gerçi) alırken düşük prim yatıranlar her zamanki gibi hastane kapılarında sürünmeye devam edecek. Bunlar toplumsal açıdan tehdit oluşturacak, endişe verici gelişmelerdir dostlarım. Hükümet sosyal devlet olmaya çalıştığını iddia ediyor. Bu iş dar gelirliye kömür, yemek dağıtmakla olacak şey değil. Sosyal devlet olmak kömür dağıtarak değil, insanların o kömüre muhtaç olmamalarını sağlayarak olabilir ancak. Sosyal yardımlar hükümetin tek elinde değildir. Ama görünen o ki bu çalışmalarıyla insanların gözünü boyayıp prim kazanan hükümet aslında primleri arttırıp insanları daha da muhtaç hale sokmaya çalışmaktan öte bir amaç gütmüyor. İşverenler zor durumda, Denizli'de en eski, en köklü işletmeler, binlerce kişiye istihdam sağlayan kurumlar bile kapanma yolunda. Bu ilde çalışanların pek çoğu 4 aydır hak ettikleri maaşlarını bile alamıyorlar. Hırsızlık her geçen gün artan bir sorun olarak önümüzde duruyor.
Özelleştirilen, vasıfsız kabul edilen orman arazilerini, tuzladaki işçi ölümlerini, kayıtsız iş gücünü, ruhsatsız işletmeleri saymak dahi istemiyorum.
Hal böyleyken biz hala türbanı konuşabiliyorsak ne diyebilirim bizi gerçekten aptallaştırmayı iyi beceriyorlar.

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Bizim Legolarımız vardı.

Bugün bir vesileyle Google'ı kullananlar Lego'nun 50. yaş gününü kutladığını görmüştür benim gibi. Sonra da belki hayallere dalmıştır. Çocukluk hayallerine. Lego'nun bizim kuşağa özgü bir oyuncak olduğunu zannediyordum 50 yıllık geçmişini öğreninceye kadar. Meğer bizden önce üç kuşak daha büyütmüş mimar, mühendis hatta inşaat ustası olma hayalleriyle. Başlığa aldanıp Yılmaz Erdoğan üslubunda bir yazı olduğunu düşünmeyin sakın. Zira içinde biraz bilgi, biraz da tarih olsun istiyorum bu yazının. Mesela Lego'yu icat eden kişinin Danimarka'lı Ole Kirk Christansen olduğunu, aslında tarihinin 50 yıldan da eski olduğunu ve Lego kelimesinin Danca "LEg"(oyna) ile "Godt"(iyi) kelimelerinin birleşip kaynaşmasından oluştuğunu bilmeyenlere aktarmak, bilenlere de anımsatmak gibi...
1932'de başlamış Lego'nun yolculuğu. Christansen ahşap oyuncaklar için küçük bir fabrika kurmuş. Fabrikasının ismi için her ne kadar çalışanları arasında bir yarışma düzenlemiş de olsa Ole, kendi bulduğu ismi daha çok yakıştırmış olacak ki yukarıda bahsi geçen LEgGodt'u kullanmayı tercih etmiş. İlk lego prototipi ise 1949' da oluşturulmuş, 1958'de ise sistemi ile birlikte bugünkü halini almış. Günümüzde legonun 2400 parçası varmış ve Danimarka, Çek Cumhuriyetii bir de Meksika'daki fabrikalarda üretiliyormuş.
Ben bilmiyordum mesela tüm bu saydıklarımı. Bilmek çok şey katar mı insana, ne işe yarar bilinmez. Ama legonun sıradan oyuncaklardan öte bir hayal makinası olduğu aşikardır.
Benim legolarım olmadı, onun yerine kenarları tırtıklı, çoğunlukla bu tırtıkları kırılan, eğilip bükülen ve de toplamayı unuttuğun zaman annenin gazap aleti gibi ayağına batan noperlerim vardı. Onlarla oynamak benim için gerçekten zorlu bir uğraştı, çünkü ne yaparsam yapayım hayalimdeki evi inşa edemezdim. Oysa ki legosu olan arkadaşlarıma gittiğimde dünyalar benim olur; evler, bahçeler yapar, en çok da o evlerin pencere ve kapılarını takmaktan zevk alırdım. Tabi bir de lego parçalarıyla savaş yapmaktan...
Lego ile etkilişimi sınırlı olan ben mimar olamasam da biliyorum ki pek çok kişin mimari algısının temeli beşli altılı yaşlarında (benim için 9,10,11,12 de dahil) lego oyuncaklarıyla kurduğu samimi iletişime dayanıyor. Bizim üç boyutlu sanal savaşlarımız olmadı (iyi ki de olmadı) ama parça tesiri kuvvetli, vurdu mu morartan lego parçacıklarımız vardı. Lego gerçek bir dünya sundu bizlere içinde emek ve güvenin olduğu.
İşte legolarla yapılmış şahane projeler...Var mı bunlar gibi kanlı canlısı?
resimler http://www.msxlabs.org/forum/enteresan-resimler/20252-lego-harikalari-lego-resimleri-3.html adresinden alınmıştır.

Pazartesi, Aralık 31, 2007

2007'de de hep konuşmuşuz....

Goddesscim beni mimlemiş haftalar önce. Yazacağım diyorum hep bir şey çıkıyor bloğumu bile açamıyorum. Aslına bakarsanız benim durum "param olsa hevesim olmuyor, hevesim olsa param" durumunun zaman versiyonu gibi şu sıralar. Ya zamanım ya da hevesim olmuyor. Goddesscim mimler de ben yazmadan durabilir miyim? Elbette duramam o yüzden bu yazıdan sonra kendisinin göndermiş olduğu soruları bizzat cevaplayacağım. Ama 2007'nin son günü olması münasebetiyle arkada bıraktığımız koca bir yılda en çok neleri konuşmuşuz kısa kısa değineyim istiyorum.
Efendim malum konuşmayı seven özellikle de kahve köşelerinde, bar muhabettlerinde vatan kurtarmaktan hoşlanan bir toplumuz. Hele ki devlet, millet sohbetleri oldu mu hepimiz uzman kesilir, bazen bir stratejist bazen de ekonomist edasıyla mutemel çözümlerimizi bir bir sıralayıveririz. Hal böyle olunca ülke derdi, dünya meselesi derken bir de bakmışsınız bir sürü laf birikmiş boyuna konuşmuş ve konuşturulmuşuz. Peki neleri?
*2007'nin ilk günlerinde Ermeni asıllı gazeteci ve yazarımız Hrant Dink'in öldürülmesini. Bir taraftan yüreğimiz yanarken bir taraftan da ortalık iyice kızışmış. "Hepimiz Hrantız" diyenlerle "Hepimiz Mehmetiz" diyenlerin kutuplaşması bir taraftan Dink'in öldürülmesinin ardındaki esas nedenleri...Bu diyasporanın Türkiye'ye kurduğu bir komplodur diyenlerle, derin devletin mahsulüdür diyenlerin konuşması gibi.
* 2007'nin ilk yarısında neredeyse sadece cumhurbaşkanlığı seçimi konuşmuşuz. Öyle bir tartışma almış yürümüş ki tüm basın yayın organlarının iki haberinden biri bu konuyla ilişkilendirilir olmuş. Cumhurbaşkanın kim olacağından tutun da eşi türbanlı olursa ülkeyi nelerin beklediğine dair senaryolar bile kurgulanmışız. Cumhuriyet elden gidiyor nidaları eşliğinde korkularını meydanlara taşıyan bir kesim kendini laik devletin tek muhafızı olarak görürken adeta denize düşen yılana sarılır misali "nerede bu ordu", "nerede muzaffer komutanlarımız" diyerek yolları arşınlamış. Tabi ülkeyi dalga dalga saran bu miting endüstrisinden en karlı çıkanlar da buzlu su yanında bayrak satanlar olmuş...

"Halkın uyanışı" olarak nitelendirilen bu mitingler bir rüya misali gök kubbe altında hoş bir seda olarak yerini almış...

*Sonra bol bol türbanı konuşmuşuz. Cumhurbaşkanın eşi türbanlı olur mu olmaz mı onu tartışmışız.

*Cumhurbaşkanı o olmasın bu olsun, yok o da olmasın ben olayım derken tartışmalar yerini seçimlere bırakmış. Sonrasında da 367 tartışmalarına. İktidar kuvvetleri inadım inat .............. derken muhalefet kuvvetleri de tencere dibin kara benimki senden kara diyerek ortalığı iyice kızıştırıken Cumhur olan bizler de 367 yeter sayı mıdır, asil sayımıdır yok yok asal sayı mıdır onu konuşmuşuz? Neticede ülkenin başbakanı Anayasa Mahkemesinin çektiği şut ağlara takılmadan önce hamlesini yaparak 367' yi seçime bağlayıvermiş.

*Isınan hava genleşir kuralından feyz alan politikacılar (siyasetçi demeye elim varmıyor) miting meydanlarını ısıtırken seçimden çok "küresel ısınma" konuşmuşuz. Zira seçimlerin nasıl sonuçlanacağını zaten biliyormuşuz. Bay Baykal hariç.

*Arada boş durmayıp yine türban konuşmuşuz. Bir de DP'nin ikinci kez tarih sahnesine çıkamadan tarih olan halini.

* Cumhur olarak e- muhtıraya cevabı 22 Temmuz'da vermişiz vermesine de AKP'yi yeniden tek başına iktidara taşıyarak "istikrar" kelimesinden ne anladığımızı da maalesef ortaya koymuşsuz. Mitinglerdeki kafa sayısına güvenerek dersine çalışmadan sınava giren CHP bu işten yine avucunu yalayarak çıkmış... CHP ve yandaşları biz nerde yanlış yaptık diye konuşurken işin içinden nasıl çıkacağını bilememiş. Elbette Baykal hariç.

* Seçim rüzgarı eserken ülkemizde biz sık sık türban konuşur olmuşuz. Bir de günden güne kuruyan barajlarımızı.

*Seçim bitip eski-yeni meclis sıraları doldurur doldurmaz DTP ile MHP'nin tokalaşmasını. "Eski köye yeni adet" mi geldi derken bir de bakmışız ki ülkemizde herşey"eski tas eski hamam".

*Meclis göreve başlar başlamaz cumhurbaşkanının kim olacağına dair tartışmalarımıza kaldığımız yerden devam etmişiz. İnadım inat diyen hükümet bir önceki kararından vaz geçmeyerek ne kadar istikrarlı (?) olduğunu göstermiş görmeyen gözlere. Yanına aldığı çelik kuvvet sayesinde 367 barajını sağlam bir şekilde aşarak bir zamanlar hariciye nazırı olarak görmeye alıştığımız Gül'ü Çankaya'ya uğurlamış.

*Bu esnada Hayrünisa hanımın türbanın Çankaya'ya yakışıp yakışmayacağı konuşulmuş kulislerde ve elbette trübinlerde.

*Türkiye Ilımlı İslam Cumhuriyet'i olur mu olmaz mı derken konuştuklarımız Malezya'ya kadar ulaşmış. Dost ve kardeş ülke Malezya bu işte bir gariplik olduğunu düşünürken bayram tatillerinde gidecek yer arayan cebi şişkin vatandaşlarımızın ülkelerine yönelmesi şaşkınlıklarının yerini memnuniyete bırakmış.

*Cumhurbaşkanı seçildi sular duruldu derken bu sefer de Fırat ve Diclenin geçtiği vatan topraklarından gelen acı haberler ülkeyi sadece kızıştırmakla kalmamış ulusal kızgınlık dalgası sınırların dışına kadar taşmış.

*Yürekleri dağlayan şehit cenazeleri terör örgütü ve yandaşlarına karşı adeta gövde gösterisine dönüşürken konuşmaktan yorulmayan bizler harekat planları yapaktan da geri kalmamışız. Emekliye ayrıldığını düşündüğümüz paşalara da strateji uzmanı olarak o kanal senin bu radyo benim konuşma fırsatı doğmuş. Ancak ülkemde yaşam pek çokları için daha da zor bir hal almaya devam etmiş.

*Konuşmalar yerini planlara bırakmış. Sonra da harekatın kendisine. Bu sefer de F16'ların yakıt ikmalini, bombayı sallayışını, yerlebir edilen karargahları konuşmuşuz.

*Bu sırada yağmurlar yağmaya barajlar da dolmaya başlamış. Ankara ve İstanbul'un su sorunu yerini sel sorununa bırakırken yaz aylarında yağmur duasına çıkan bizler ansızın bastıran yağmura hazırlıksız yakalanmanın cerebesini çekmişiz. Bir de bol bol konuşmuşuz. Yağan yağmuru, akan kanı, ebemin türbanını...

*2007 bitmiş gitmiş ama konuşulacaklar bitmemiş...2008'de savaşı, harekatı, şehitleri, ılımlı İslam'ı, felaketleri, TL karşısındaki dolar paritesini, küresel iklim değişikliğini, açlığı, yoksulluğu, sefaleti değil de Bülent Ersoy'un aşklarını konuşabilmeyi diliyorum... Hepimiz için iyi bir yıl olması umuduyla.

Cuma, Aralık 14, 2007

GRACIAS PER TUTTO

Tezinizi bitirmenize haftalar hatta belki de günler kala artık kelimelerin gözünüzün önünde dönmeye başladığını fark ettiğiniz; yazıların -hele ki başka bir dilde ise- üstünüze üstünüze geldiğini hissettiğiniz; bloğunuz da dahil hiç bir şey yazmak istemediğiniz; bir dostunuz kendini ihmal ettiğiniz hissi ile sitemlerini belirtirken ona mektup yazmaya bile imtina ettiğiniz; kendizi boş ve amaçsız bir insan olarak hayal ettiğiniz bir anda bir dostunuz sırf sizi mutlu etmek için elinde sarı bir gülle geliyorsa işte buna "Gracias a la vida per tutto" dersiniz.