Salı, Temmuz 03, 2007

Six Feet Under'da Yolun Sonuna Geldik

Hayat bir yolculuk.Kimisi için kısa kimisi için uzun olan bir yolculuk. Bu hafta sonlanan "Six Feet Under"ın final sahnesi de yol metaforuna dayanıyor, hayatı yolculuk teması üzerinden açıklıyordu. "Ölüme ve hayatın anlamına dair..." bir diziydi Six Feet Under ve her ölümün arkasında bir hayatın, her hayatın sonunda bizi bekleyen bir sonun olduğunu hatırlatan; işte tam da bu yüzden hayatın, yaşamakta olduğumuz anların anlamını düşünmeye yönlendiren bir araçtı. Azılı bir katil, bir tecavüzcünün arkasından üzülen, onu kaybettiği için göz yaşı döken insanların olabileceğini fark ettiren, alternatif düşünce kapılarını aralamamıza, önümüze çıkarttığı yollardan yürürken farklılıklara duyarlı olmayı öğrenmemize yardımcı olan bir fenomendi ve her fani gibi o da bitti. Acaba beni nasıl bir son bekliyor? sorusunu akıllarımıza bırakarak gitti. Finale üç hafta kala aile içindeki çözülmeyi başlatan elbette Nate'in ölümüydü. Ancak benim için en hayret verici ve bir o kadar da "işte budur!" dedirtici olay Nate'in cenazesinde gerçekleşti. İnsanların sevdiklerini uğurlarken görmek istedikleri cenaze organizasyonlarını hazırlayan Nate, kendi finalini de büyük bir titizlikle planlamış, nasıl gömüleceğini, mezarının başında nasıl bir konuşma yapılmasını istediğini ayarlamıştı. Tabi ki işin ilginç yanı bu değil. Babadan kalma işi bu olan bir adamın kendi sonunu planlaması, organizasyonu yapıp da gitmesi çok da şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Ancak Nate'in cenaze evlerindeki onca güzel ve pahalı tabut arasından kendisine bir tanee seçmeyerek sadece "beyaz bir kefenle" gömülmek istemesi ve gömülürken okunması için Mevlana'nın mesnevisinden bir bölümü seçmesi ilginç ve bir o kadar da güzel bir durum. İlginç diyorum çünkü varoluşçuluk teması üzerine inşa edilen bir dizide Sartre yerine Mevlana'nın seçilmiş olması hem O'nun ne kadar önemli bir varoluşçu olduğuna işaret ediyor, ve onu tüm dünyaya tanıtıyor hem de bizim (batı fenomenolojisinin kuyruğuna yapışmış giden Psikoloji anlayışımız kast edilmektedir) arkamızı döndüğümüz bu büyük filozofu yeniden kucaklamamıza vesile oluyordu. Kendisini Secret'ta, Ferrarisini Satan Bilge' de ya da daha da komiği Ferrari Aldıran Bilgelik'te arayanlara ise anlaşıldığı ve takip edildiği ölçüde harbi bir "kapak" oluyordu. Bununla beraber Nate'in Hıristiyan geleneklerine göre değil de Müslüman törenlerini andıran bir görüntüyle defnedilmesi A.B.D'de yükselen İslamafobi'ye de ciddi bir gönderme olmuştur diye düşünüyorum. Dedim ya bu dizi bir yanımızda gizlenen homofobimizle, İslamafobimizle, savaş sempatimizle, güçlü olmayan benliğimizle, çatışmalı yönlerimizle, içselleştirdiğimiz hakim ideolojilerimizdeki çarpıklıklarla yüzleşmemizi sağlıyordu. Ama, sanki hiç sonlanmayacakmış gibi gelse de bize neticede o da bir ölümlüydü...

4 yorum:

Goddess Artemis dedi ki...

Bu son bölüm beni hüngür hüngür ağlattı. Bir de; ilk ya da ikinci sezondaydı, çocuğu ölmüş bir çiftle ilgili olarak [ne yazık ki; ne olduğunu evlat kaybetmeye dair ailemizdeki acı bir deneyimden ötürü bildiğim] Brenda şöyle bir replikle içimi dağlamıştı:

"Eşini kaybedene Dul, Ebeveynini kaybedene Öksüz/Yetim diyorlar. Evladını kaybetmekse o kadar acı ve dillendirilemeyen bir şey ki, hiçbir lisanda çocuğu ölmüş kimseler için bir sıfat yok!"

ezop dedi ki...

Ya bu son bölüm beni de çok ağlattı Goddesscim. Hem diziden ayrılıyor olmak hem de hepsinin nasıl veda edecek olduklarını görmek çok çarpıcıydı.
Yaşadığın, ailenin yaşadığı acı için gerçekten çok üzüldüm. Eminim ki Bilgehan çok güzel bir yerden size bakıyor, sizinle yaşamaya devam ediyor. Çocuğunu kaybeden için bir sıfat yoktur ama bizde bir laf vardır "Allah evlat acısı tattırmasın" diye. Sanırım bu kültürel olarak da ne kadar önem verdiğimizin bir ifadesi.

Maybe dedi ki...

Bir dizi sezonunun sonunda ilk defa ağladım. Sia beni benden almıştı zaten.

ezop dedi ki...

Sanırım çoğumuzda benzer etkiler bırakmış bir diziden ayrılmanın hüznünü yaşamışız. Şimdi de yasını tutuyoruz...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails